Çağrımızdır

Bu bir çağrıdır… Haykırış, çırpınış, arayış iradesidir…

Haksızlıklara haykırma ihtiyacı hisseden,

Keyfilikleri, bayağılıkları, tıynetsizlikleri benimsemeyen,

Toplumun paranoyaklaştırılıp karakterinin bozulmasından,

Ahlaki yozlaşmadan rahatsız olan,

Adalet ve Hak arayışında olanlara bir çağrıdır.

İçerisinde çırpınıp durduğumuz bataklıktan çıkmaya dair; İslami bir bütünlüğü, birlikteliği, zemini yakalama gayretidir.

İslami değer ve kavramların pervasızca kullanılmasından, muktedirlerin emellerine meze yapılmasından rahatsız olan,

İktidar alanlarına ve iktidar sınavını kaybeden camiaya uzak duran, ahlaki duruş sergileyen, Türkiye’nin her bir tarafında dağınık halde olan küskün, dertli, kaygılı bireyleri birlikteliğe davet ediyoruz.

Birlikte daha gür ve sağlam ses vermek için… Herkesin enesini/takıntılarını/ajandasını bir kenara bırakmasını bekliyoruz.

Birlikte silkelenmek ve içinde bulunduğumuz sığlığın içinden çıkmak için…

Haksızlıklara haykırma farziyetimizi icra etmek,

Hukukun katledilmesine dur demek için…

Oluşturulan korku imparatorluğunu kırmak için,

Devlet despotizminin her formuna itirazı olan,

Mazlum coğrafyalardaki savaşlardan, yiten canlardan, akan gözyaşlarından muzdarib olup aklı selim ile çıkış yolu arayan,

Mezhepçilik çıkmazından sıyrılıp vahdet arzusuyla yanıp tutuşan,

Türkçülük/Kürtçülük her türlü milliyetçilik pisliğinden temizlenmek için,

Bireyselleşme illetinden kurtulup safları sık, başımızı dik tutmak için,

İliklerimize kadar işleyen hümanist/demokrat/liberal dilin, mantığın, düşüncenin hakimiyetini kırmak isteyen,

Gelir eşitsizliğinin artmasından, emeğin sömürülmesinden, kölelik sisteminden rahatsız olup kapital çarka çomak sokmak isteyen,

Yerel ve küresel güç odaklarının doğurduğu sıkıntıların ve gündemlerin üstüne çıkıp; “bunlardan beriyim, karşısındayım ve varım” demek için…

Anlık ve sanal gündemlerin vagonundan çıkıp, hakiki problemlerin peşine düşmek,

Bilinçleri özgürleştirmek için…

Yalnız olmadığımızı görüp, göstermek,

Bu gidişata dur demek için…

Geleceğimiz, nesillerimiz, umut için…

Kendisini rahatsız hisseden, rahatını bozmak isteyen, rahatları ve rahatsızlık veren odakları rahatsız etmek isteyen kişileri, birlikteliğe, birliktelik ortamları oluşturmaya davet ediyoruz…

Gelin tanış olalım, gelin dayanışalım, gelin “BİR” olalım…

Evet… Tehdit Dili, Anadolu’nun Temiz Yüreklerini Dize Getiremez

Duyduk ki; “Ekonomi kötü” diye cümle kuran kişi ve kurumlar soruşturmaya alınıp baskılanacakmış, sosyal medyada dillendirenler “kötü gidişattan bahsedenler dış mihrakların ekmeğine yağ sürer” sığ mantığıyla hain olarak yaftalanacakmış… “Ekonomi iyi” deyince iyi mi olacak, bilmiyoruz ama bizler ekonominin kötü değil, berbat hatta batak olduğunu söylemeyi ve aslında herkesin ayan beyan gördüğü bu gerçek karşısında çözüm bulma gayretinde olmayı üzerimize borç biliyoruz…

Ortada bir dış müdahale ve manipülasyonun olduğu aşikâr, ABD’nin iç ve dış politikalarının gereği olarak Türkiye üzerine oynadığını çocuklar bile görmekte, ekstra çıkıp orada burada bunu dillendirmeye, hamaset nidaları atmaya, meseleyi çarptırmaya gerek yok. Gelinen noktada nedenlerine, kimlerin bu oyun alanını açtığına ve nasıl bu sıkıntılardan kurtulunacak bunları konuşmalıyız zannımızca…

Sizin ekonominiz güçlü olursa, üretim/istihdam/ihracat hepsi yerine oturmuş olursa, dışa bağımlı değilseniz kimse bir operasyon yapamaz. Burada sıkıntı ekonominin dışarıdan müdahaleye açık hale getirilmesi, bu kimin suçu? Salt çıkar ekonomisi, israf ve tüketim ekonomisi üzerine kurulu iseniz o da oynar bu da oynar şu da oynar.

Başta bu zafiyetli, zayıf, manipülasyona açık zemini doğuran faktörleri tespit etmek lazım ki, yarın tekrar aynı hataları yapmayalım. 15 yıldır liberal ekonomik politikalarla ülkeyi tamamen serbest piyasa ekonomisine açıp genel olarak piyasayı bunun üzerine kurgularsanız, ahaliyi kapitalistlerin eline kurbanlık koyun gibi teslim edip, kim kimi ezerse anlayışıyla yönetirseniz. Kapital sistemin ağa babası da gelir ezer (gariban fertleri boş verin) koca ülkeyi de ezer geçer.

Devamla, 15 yıldır günü kurtarayım mantığıyla özelleştirmeler misali, kısa vadede karlı ama uzun vadede zararlı işler yaparsanız. Milli servet namına ne varsa taşa toprağa gömerek her yere beton bloklar dikerseniz. Yanlış tarım politikalarıyla çiftçiyi öldürürseniz, saman/mercimek/patates gibi bahsi geçtiğinde şaka zannedilen ürünleri dahi ithal edersen/etmek zorunda kalırsan. Ahaliyi kırsalda bir hayat sürmeye sevk etmek yerine, kontrolsüz şehirleşmeyle kentlere doldurursan. Sanayiyi salt montaj üzerine kurgularsan; elektronik beynini, motorunu dışarıdan getirip, demirden oluşan kapısını kulpunu kaportasını monte eden, tabiri caizse işin ameleliğini yapan/yaptırılan bir anlayışta olup, çıkıp birde sanayi gelişti diye utanmadan haykırırsan. Yanlış dış politikalarla devasa ekonomik ek maliyetler doğurursan, birileri gelir sırf havayla dolu balonunu patlatır…

Siz gölge etmeyin, bu toprakların cefakâr ahalisi bu sıkıntıları da göğüsler/kaldırır/halleder amma velâkin çoğu hususta yaptıkları gibi müsebbiplerini göz ardı ederlerse asıl o vakit sıkıntıya düşecektir ahali, kendileriyle birlikte görenleri de düşüreceklerdir…

Hayat dahilinde gerçekleri görüp doğru okuyup doğru tanımlamak icap eder, ki doğru çözüm önerisi getirip sorunları çözebilelim. Hülyalarla, hamasetle, tehditlerle gerçeklerin üstünü örterek bir yere varamayız. Yarın bu topraklarda yiyecek bir lokma ekmeğe muhtaç konuma gelebilir, daha çıkartmadığımız madenlerimizi dahi borç mukabili kaybedebilir, muhtaç kalan kişinin başvurması doğal olan gayri ahlaki yollara meyletmesine yol açabilir, birbirimizin yüzüne dahi bakamayacak noktaya gelebiliriz ve bunlar içten bile değil…

ABD’nin düşman olduğunu yeni mi anladınız (ki daha dün, “askeri anlaşmalarımızda hiçbir aksama yok” diye övünü övüne basın açıklaması yapıyor yetkili ve yetkin olduğunu iddia eden şahıslar), büyük şeytan geçmişte de düşmanımızdı/bugünde/gelecekte de olacaktır. Bizlere düşen açık düşmanımızdan ziyade aramızdaki ahmakları bulup kurtulmaktır, daha sonrasında da aynı hataları yapmamaktır.

Son 2 aydır ABD’ye karşın, tehdit diliyle konuştuğu için şiddetli eleştiriler serdediyor yetkililer, (anlaşırız diye) adamlar konuştuğunuz ve anladığınız dilden konuşuyor bunda ne var ki. Bu iktidar, varlığını korku ve tehdit üzerine inşa etmiş bir iktidardır. Amerika’ya karşı haykırdığı gibi, Anadolu topraklarının temiz evlatlarını tehditle diz çöktüremezsiniz, susturamazsınız, baskılayamazsınız…

Biz ve gibilerimiz gerçekleri, yapılan haksızlıkları, yanlışlıkları âcizane görebildiğimiz ölçüde söylediğimiz için geçmişte bu tür sığ mantıksızlıklar yüzünden birbiriyle tezat ve saçma birçok yaftaya maruz kaldık. Şimdi de kıt akıllarıyla yürüttükleri düz mantıkla vardıkları çıkarımlara göre “ekonomi kötü, diyen ABD’nin ekmeğine yağ sürmüştür, bunları desteklemektedir, haindir.” gibi abes düşüncelerle, Amerikancı olarak bile yaftalanabilir hale geldik…

Gerçeklere gözümüzü kapayarak, kafamızı kuma sokarak, olan ve olacakları görmezden gelerek kendisinin karlı olduğunu düşünen veya bu cendereden kurtulacağını zanneden varsa bilemiyoruz ama bizce bu tek kelimeyle ahmaklıktır.

Bu ilkesiz, çıkarcı, banel anlayışlar kaybettiriyor bizlere, daha da çok kaybettirir…

Saygılar sevgiler…

Posted in Genel

Seçim Tiyatrosunun Kirli Entrikalarından Rahatsızız

Mutlak kötü veya mutlak iyi yoktur… AKP nasıl eskiden iyi olarak addedilip şimdilerde kötü kefesine düştüyse, CHP de eskiden kötü şimdilerde ise iyi olabilme ihtimali yüksektir. İyi olarak tanımlanmasa dahi, sürekli vurgulandığı gibi eski kemalist rejimin teşkil ettiği tehlike söz konusu değildir. Geçmişe takılı kalmak ahmakların işidir, nasıl kan davalarını gütmek doğru değilse eskiden bizden olanların peşinden körü körüne sürüklenmekte doğru değildir.

Artık solcu sağcı, Kürtçü Türkçü, seküler muhafazakâr diye bir kutuplaşma yok… Gelinen noktada iki kutup var; huzur ve huzursuzluk veya adalet ve adaletsizlik, keyfilik ve keyfiyet, yandaşlık ve ehliyet, güven ve güvensizlik karşıtlığından başkası yalan… Gelecek ne gösterir bilinmez ama şimdilerde bunlardan öte başkalarından (kemalist ideolojinin tehditlerinden) bahsetmek abestir. Bu noktada Saadet öncülüğünde İslami hassasiyetleri olan kişilerin CHP ile de HDP ile de bu millet nezdinde karşı cephe olarak bilinen başkalarıyla da birlikte hareket edip huzurumuzun peşinden koşturması kadar doğal bir refleks yoktur. Özellikle temiz nesillerimize daha yaşanabilir güvenli ve adil bir dünya bırakabilmek için bunu yapmak zorundayız. Sonra ideolojik çatışmalarımıza kaldığımız yerden ilkeli ve namuslu bir şekilde devam ederiz. Hali hazırda yürütüldüğü gibi ilkesiz, namussuz, değersiz bir yaşamdan çok daha efdaldir. 

Mevcut iktidara karşıtlığımız aşikârdır ama diğer politik partilere bir aidiyetimiz yoktur. Bu açıklama ve vurgu ihtiyacı da, hâkim olan güç odaklarının kirli itham ve karalamalarına maruz kalan muhalefet odaklarını, hakkaniyet adına savunma ihtiyacından neşet etmektedir. Kişi, kurum ve aidiyetler özelinde değil, doğrular üzerinden süreçleri değerlendirme taraftarıyız. Doğruların ölçüsü bellidir, kişilere göre değil ilkelere göre belirlenir ve değişkenlik arz edebilir.

Tek taraflı olarak ilan edilen baskın seçimden bugüne kadar (her hususta olduğu gibi) adaletsiz bir şekilde yürütülen seçim süreci dahilinde bir çok vandallık, faşistlik, haksızlık, densizlik yapıldı iktidarın belediyelerindeki resmi köpekleri ve Erdoğan’ın can simidi olan yancı partinin gayri resmi köpekleri tarafından. En basitinden İYİ parti ve Saadet partisinin afişlerine dahi tahammül gösteremeyen aciz bir cephe karşımızda durmakta. Bu hırçınlıkları, korumaya çalıştıkları şeyin ellerinde durmayacağını anlamalarından kaynaklıdır. Afişlerin sistematik ve bilinçli olarak indirilmesi yanında stantlara karşı yapılan çirkin saldırıları esefle karşılıyoruz. Diğer partilerden ziyade HDP’ye stant açmaya dahi müsaade edilmiyor. Seçim propagandası yapma imkân ve fırsatlarında ki adaletsizliklere ve iktidarın milletin malı olan devletin imkânlarını pervasızca kendi kampanyası için kullanıyor olduğuna girersek sayfalar yetmeyeceğinden, ayrıntılara girmiyoruz.  

Saadet partisinin sadece siyasi değil, toplumsal düzlemde dinamik çıkışını çekemeyen necis zihinler, iddiaları ve alternatif söylemleri çürütmek yerine ortamı çürütmektedirler. CHP ile ittifak kurmasını hadsiz ve yersiz olarak, eleştiri adabına da aykırı davranarak eleştirme ve yıpratma eğilimindeler. CHP savunusu yapmak gibi bir gayretimiz yok, âcizane gayretimiz her daim doğrunun arayışında olmaktır.  “CHP gelirse şöyle olur, böyle vahim tablolar doğar, Müslümanlara zulmederler” falan feşmekân söylemleriyle mevcut iktidara milleti mahkûm etme gayretleriyle geliştirilen algı ve düşüncelerin gerçeklikle bir alakasının olmadığını vurgulamak isteriz.

Tek gerçek var: 16 yıllık iktidarlarının özellikle son yarısında güç sarhoşluğuyla sistematik olarak işlettikleri zulüm ve bayağılık düzeninin, bu milletin üzerinden kaldırılıp kaldırılmayacağıdır, mevzu olan tek şey bu… Durup bir dakika düşünmek icap eder, güzellikler namına her ne varsa birlikte cümle içinde dahi adı geçmeyen bu kerih statükoya niye mahkûm ve mecbur olalım? Basitlik ve bayağılıklarla bezenmiş bu yapıyı daha ne kadar sırtımızda taşıyıp geleceğimizi kirleteceğiz? İktidar hırsıyla her an ahlak ve adaleti zedelemesine, yerle yeksan etmesine daha ne kadar izin vereceğiz? Oluşturduğu korku imparatorluğuyla daha ne kadar huzurumuzu kaçırmasına müsaade edeceğiz? Hukuku katledip keyfi uygulamalarla toplumda güvensizlik oluşturmasına daha ne kadar sessiz kalacağız? Toplumun karakterini bozup nesilleri çıkarcı, tutarsız, popülist, hamasetle bezenmiş bireyler haline getirip nesillerimizi kirletmesine daha ne kadar bigâne kalacağız? 

Toplumun her kesimi dâhil, CHP’ye; tersten uygulamalı olarak zulüm nedir, adaletsizlik nedir, baskı nasıl kurulur, haksızlık nasıl uygulanır, keyfi karar ve uygulama nasıl yapılır öğretti bu necis iktidar… Adeta bu kötü hasletlerin kitabını yazdı, bu örneklerin müesses timsali olarak karşımızda öylece durmakta ama ahali hala yaptığı köprü, yol, hastane, tokilere göre değerlendirmekte ısrarlı. Sizce burada bir gariplik yok mu? Takipçileri nezdinde oluşturulan yalan yanlış algılarla düşmanlar, korkular, hayaletler, karşıtlıklar icad edip kendisine mahkûm bırakmakta milleti. Bu necis mahlukların sonrasında kurulacak, kurulmaya çalışılacak yeni yapılanmada; Müslümanlar, bu toprakları sevenler, nesillerini düşünenler, CHP’si, HDP’si, Saadet ve gibi partiler bir konsensüs oluşturup hep beraber ahali nasıl huzura kavuşur onun yolunu aranacaklardır. Sonraki 10 yıllarda tekrar iktidar ve statüko savaşımları içine girilebilir, o vakit bakarız. Şu aşamada tek sorun ve kurtulunması/yıkılması/giderilmesi gereken olgu Tayyibist statükodur… Geçmişte nasıl Kemalist statükoyla mücadele edildiyse Tayyibizimle de aynı şekilde mücadele edilmesi gerekmektedir. Bu zulüm düzeniyle en başta da, bu dünyadaki misyonları gereği Müslümanlar cehdetmelidir ama ne yazık ki tam tersi besleyici unsuru durumundalar… Zalimin sendeni bendeni ondanı olmaz, ismi ve nevi değişebilir, türlü kostümler giyer, her türlü dini ve kültürel değerleri usta bir siyasetçi ve tüccar gibi kullanır. Zalimi bu özellikleriyle tanıyamazsınız, ancak vasıflarıyla ve icraatlarının sonuçlarıyla tanınır, tanımlanır.

Muhalefette iktidarda son 3-4 seçimi hayat memat meselesi olarak addedip “bu seferki seçim çok önemli” mesajları vermekte. İktidar, geçen seferki anayasa değişikliğiyle tek adam rejimini uygulamaya sokmuş ve bu seçimlerle de resmileştirip kurumsallaştıracaktır. Bu seçimin önemi burada saklıdır ve tekrar çoğunluğu elde ederse bir 5 hatta 10 yıl daha necaset tüm ülkeyi sarıp sarmalayacaktır. Daha önceden olduğu gibi somut kazanımlarınız zahiren artabilir ama o saatten sonra takipçileri dahil doğrudan veya dolaylı olarak kirlenmeyen, zedelenmeyen, yıpranmayan hiçbir kimse ve şey kalmayacak ne yazık ki… Hesapları tutmayıp devirleri biter ise millet bir nebze nefes alıp huzur bulup güven içinde yarınını inşa etmeye başlayacaktır. Tabi ki bu dönem sıkıntılı geçecektir, bunların miras bıraktığı pislikler öyle kolay kolay temizleneceğe benzemiyor ama el birliğiyle en kısa sürede refaha ve felaha ulaşacağımız kanısındayız. Rabbim sonumuzu hayra çıkarsın…    

Bu süreç içerisinde Gülenle mücadeleye gelecek olursak; şimdikinden çok daha hakkaniyetli ve yerinde olacağı kanaatindeyiz. En azından şerikleri olan bu iktidardan çok daha iyi mücadele edileceği aşikâr. Sırf “sorunun müsebbibinin sorunu çözemeyeceği” kaidesini baz alsak dahi, her şeyin bunlardan sonra daha iyi yürütülebileceği çıkarımında bulunabiliriz sanırız. AKP’yi en ufak şekilde eleştiren kişi veya kurumlar, AKP’nin karşısında duran her unsur tamamen mantıksız bir şekilde fetö ile ilişkilendirilip aynı kefeye konabiliyor rahatlıkla. Tam tersine hali hazırda AKP’nin karşı cephesinde duranlar Gülen hareketinden daha çok zarar görmüş ve yetki/sorumluluğu üstlendiğinde çok daha yerinde ve sağlam mücadele edecektir. En azından elindeki yetkilerle yıllarca besleyip büyütmüş, yaptığı idari zaaflarla darbenin 1 numaralı müsebbibi ve sorumlusundan çok daha iyi mücadele edeceği aşikârdır. Hali hazırdaki iktidar bu yapıyla değil mücadele etmesi, yetkili olarak başımıza sardığı işlerden dolayı hesap vermesi gerekmektedir.

İddia edildiği ve oluşturulduğu gibi ne Türkiye ne de Dünya mazlumları RTE’ye muhtaç değil, o olmadan öncede başımızın çaresine bakıyorduk o olmayacağı zamanda gayet iyi bakarız… Dış güçler ve Dünya dengeleri o olmadan öncede vardı o veya bir başkası yokken de var olmaya devam edecek… Ekonomik denge ve sıkıntılar da aynı şekilde… Vurgulananın tam tersine bu süreçleri 16 yıl boyunca doğru işletip fayda sağlayacağı yerde yerle yeksan etti, üstüne üstlük bunları yaparken herkesi kırdı döktü, her kavramın içini kirletti, ahlaki bir değer bırakmadı, adaleti zedeledi, hukuku katletti, zulmü/hırsızlığı/yolsuzluğu/çıkarcılığı/tutarsızlığı meşrulaştırdı…

Son söz olarak; aslında her türlü herkesin kaybedeceğini vurgulamak isteriz… Sorun; seçime endeksli kurulan bu sistemde, kazan kazan stratejisinin işletildiği bu yöntemle her daim kasa/sistem kazanıyor. Toplumsallığın ve karar alma mekanizmasının doğal bir seyri gibi addedilen bu seçim formunun daha işlevsel, amaca hizmet eden, halkların üzerine kara bulut gibi oturan statükoları beslemeyen, iktidarları muhafazaya endeksli olmayan, at eğiticilerine ve çıkarcılara mahal vermeyen bir yol mutlaka vardır. Bilinen, alışılmış ve ezberlenen, mahkûm olunan, standartta bağlanan, alternatifi düşünülmeyen yollardan çıkış yolları bulunmalıdır. Allah’ın bahşettiği akıl, basiret, izanla insan ve toplum fıtratına uygun yöntemler bulunacağı kanısındayız.

Dünya çapında uygulanan “demokratik seçim” diye tanımlanan bu kısır yolla ahali sadece kendisini kandırıyor ve tatmin ediyor. Mevcut çarpık sistemi devam ettirecek, sistemin kurallarının dışına çıkmayacak, sistemin izin verdiği kişileri önümüze koyup seçtiriyorlar. Özgür irade ve seçim diye bir şey söz konusu değilken, yalanlarla bezenmiş kocaman bir tiyatroda yaşıyoruz… 4 yılda bir yenilenen yönetim seçimleri, doğru ve faydayı sağlamak için değil birilerinin iktidarı koruması veya diğerlerinin iktidarı ele geçirmesine endeksli, işin daha da vahimi bu yanlış hedefi, yöntemlerinde en yanlışıyla “pragmatizmle” hayata geçirip uyguluyorlar. Seçim stratejisi ve vaatler doğruya, olması gerekene, ihtiyaçlarımıza göre değil seçimi kazanmayı sağlayacak anlık rüzgâra göre şekillenmekte. Aynen, öğrenmeye değil de sınavı geçmeye odaklanmış öğrenci gibi veya para kazanmada her yolu mubah gören tüccarın çıkarcı hamleleri gibi, anlık kazanç ve kazanımı hedefleyen sığ insanlar gibi 4 yıllık hedeflere göre şekil alan bir toplumdan hayır gelmez. Asıl sorun, kendimizi 50+1’e mahkûm etmemizde veya daha öncesindeki gibi %30 dahi olsa niceliksel çoğunluğun tahakkümüne, doğru veya yanlışın ölçüsü 50+1 de değildir. Bu niceliği yakalayan birini meşru, makul, doğru olarak tanımlayıp kabul mü edeceğiz/etmeliyiz… Artık bu kısır döngüden çıkıp, oturup, akli selimi devreye sokup daha hakkaniyetli, insanların/toplumun/doğanın/geleceğimizin hayrına odaklı hedef ve söylem belirleyecek bir sistem oluşturmalıyız. 4-5 yılda bir birilerinin seçimi kazanmasına endeksli doğruyu yanlışı tanımlamaya, hedef ve ideallerimizi belirlemeye, karşıtlıklarımızı bu minvalde oluşturmaya devam ettiğimiz sürece ömrümüzde kısa olacaktır…

Rahatsızlık verdiğimiz için özür dilemeyeceğiz… Saygılar Sevgiler…

 

Posted in Genel

Artan Vergi ve Zamlardan Rahatsızız

İktisadi sıkıntı ve sıkışmışlığı vergileri ve cezaları artırmanın yanında zam üstüne zam yaparak geçiştirmek kolaydır. Bu çözüm yolunun taşları, siz ve kodamanlarınızın ayağına batmıyor olabilir ama bu taşlar, halkın ayaklarının yanı sıra sinir uçlarına dokunuyor.

“Ekonomi kötü, uçuruma sürükleniyoruz” demek, ülkenin kuyusunu kazma arzusunda olanların değirmenine su taşımak değildir, gerçeklerle yüzleşip çözüm aramaktır. Tam tersine, gerçekleri görmezden gelerek, üzerini örterek, yalanlarla geçiştirme eğiliminde olanlar kuyuyu daha da derin kazmaktadırlar. Bu üslupla, belki de farkındalık içinde olup alınabilecek bir önlemi alma ihtimalini de ortadan kaldırmaktadırlar.

Ekonominin iyi mi kötü mü olduğu, dijital verilerden değil sokaktan ölçülüp tanımlanabilir. Uluslararası dengelere, (çoğunu kendi yan şirketlerinin oluşturduğu) ithalat-ihracat istatistiklerine veya kayıt altına alınmış diğer dijital verilere bakıp ekonomi iyi veya kötü olarak tanımlanamaz. Ancak kayıt dışı ekonomi ve sokağın nabzı da tutularak sağlıklı sonuca ulaşılabilir.

Gerçekleri istatistik kurumlarının sipariş üzerine hazırladığı raporlar üzerinden dile getirilen “%7,4 büyüdük” yalanlarıyla örtemezsiniz… Aslında bunlara değil, ilkokul matematik hocalarına kızmak gerek, bunlara dört işlemi dahi öğretememişler anlaşılan. Nasıl ve hangi verilerle hesap yapıyorsunuz, dalga mı geçiyorsunuz siz bu milletle? Özelleştirip sattığınız ülkemizin değerlerini büyüme oranlarına katıyorsanız çok daha fazla bir oran çıkar tabii. Artı değer üreterek yapılan büyümeye “büyüme” denir, özelleştirmelerle arttırdığınız kasa, olsa olsa yarını satılmış bir gelecek demektir.

Özelleştirme, yalnızca KİT’lerin satılmasıyla sınırlı kalmadı. Ücretsiz sunulması gereken hizmetler, eğitim, sağlık, kent hizmetleri de büyük ölçüde paralı hâle getirildi. Yaşamın her alanı paralı hâle getirildi. Son günlerde gündem olan şeker fabrikalarının satışı yapılmaya başlandı ve şaka maka hepsi satılacak gibi… Elimizdeki bütün “(K)amu (İ)ktisadi (T)eşebbüsü” işletmeleri bir yana taşınmazlarını ve hazine arsalarını satarak, ek olarak özelde yabancılara satış kolaylığı sağlayarak hususi toprakların da satışı hızlandırıldı. Bu süreçleri, İslamî ve milli kisve altında yürütülen neo-liberal politikalarla işlettiler, ne yaptılarsa ak görünümlü kara bir örtü ardında yaptılar, yapmaya hızla devam etmektedirler.

İki sene evvel hayata geçirilen varlık fonu ise milletimize son darbeyi vurmuştur, bu keşmekeşte pek fark edilmese de etkileri daha sonraları hissedilecektir. Kısaca bahsedecek olursak; devlet bütçesinde olan kayda değer (elimizdeki son milli servetimiz olduğunu vurgulayalım) BOTAŞ, THY, Ziraat Bankası, Halkbank, PTT, Milli Piyango, Borsa İstanbul, Türkiye Petrolleri, Turksat, Çaykur, Eti Maden (şaka değil araştırabilirsiniz, 15 Temmuz tiyatrosu sahnelenirken geleceğimiz olarak gördüğümüz bu kurumlar ellerimizden kayıp gitti) varlık fonuna aktarılıp şirket statüsünde işletilecektir. En mühim nokta ise, bütçe dâhilinde olan bu yapılar, Sayıştay ve Meclis teftişinde iken şimdi hiç kimse tarafından soruşturulup sorgulanamaz konumdadır. Kendi deyimleriyle “bu değerleri ipotek gösterip Batı ve Arap ülkelerinden beş katına kadar kredi çekilip ülkeye yatırım olarak döndürülecektir.” Doğru işletilemezse, elimizdekini boş verin, beş katı kadar daha borçlanmaya hazır olun yakın bir gelecekte…

OHAL dâhilinde yaşadığımız bu günlerde, bu yapıların ne şartlarda ipotek edilerek ne kadar kredi çekildiği, elde edilen finansla ne şartlarda neler yapıldığına dair bilgi yok, sorma cesareti gösteren varsa buyursun sahneye…

İstikrar istikrar diye diye milletin teveccüh gösterdiği bu iktidar, yollar/köprüler/binalar yaparak gelişim ve iyileşme var havasıyla arka planda ülkenin içini boşalttı, kimsenin ruhu duymamakta. Ahali, gözünün gördüğü zahiri hizmet ve yapılaşmaya bakarak gözünü perdelemekte, arka planda yalanlarla örülen muhtemel acı tablonun farkında olmadan mevcuda mahkûmiyet içinde hayat sürmektedir.

Israrla dillerine dolayıp prim yaptıkları gibi bir hizmet de, kalkınma da söz konusu değildir. Yap-işlet-devret mantığıyla yürütülen süreçlerde hükümetin yaptığı bir şey yoktur. Orta ve uzun vadede kâr elde eden büyük şirketler, köprüleri, hastaneleri, yolları, havaalanlarını ve muhtelif yapıları inşa etmekte ve bu tabloda kâr eden şirketler olduğuna göre doğal olarak zarar eden de bizler oluyoruz, geçmiş olsun… Bir gelişim, kalkınma, büyüme, hizmetten söz edilecekse bu; bahsi geçen kurumun kendi öz sermayesi veya elindekinden hariç ürettiği artı bir değeri buraya kanalize etmesiyle olur. Özelleştirmelerle ülkeyi satıp, yap-işlet-devret formülleriyle geleceğimizi ipotek altına alıp yapılana başka bir şey denir. Ve kusura bakmayın bunu ebem de yapar, önemli olan yönetim kabiliyetiyle üretilen ekstra bir değerle hizmet sunmaktır.

Resmi kurum ve yapılaşmalardaki israftan rahatsızız… Öyle ya da böyle iktisadi bir sıkıntı var ise tasarrufa gidilir. Hatta devlet, sosyal devlet olma gereğini devreye sokup milletin asgari ihtiyaçlarını şekillendiren elektrik, su, doğalgaz, telekomünikasyon, mazot, gıda gibi kalemleri sübvanse edip zam yapmadan zararına satış yapmalıdır. Tabii bu tarz zararına hizmet sunma söz konusu değildir, çünkü bu hizmetleri veren yapıların hepsini özelleştirdikleri için fiyat politikalarını da salt kâr amacı güden şirketlerin eline bırakmış durumdalar. Geldiğimiz noktada, maalesef devletin elinde olmayan bu kurumlardan da doğal olarak sübvansiyon beklenemez.  Yine de işin içinden çıkılamıyorsa, tasarrufa gidilir, israfa değil, AKsayar’ın harcamaları dahi birçok yaraya merhem olabilir.

Küçük esnafın yok olmasından muzdaribiz. Yarın bankalar batsa, çiftlikler boşaltılsa, şirketler nakitlerini yurtdışına kaçırsa, küresel krizlerden kaynaklı dalgalanmalar tusinamiye dönüşse ülke ekonomisini ayakta tutacak unsur esnaflardır. Liberal ekonomi politikalarıyla ülkenin sigortası olan küçük esnafa, mahalle kasabına/bakkalına/terzisine hayat hakkı sağlamayacak bir süreci sürekli işleterek sigortalık işlevi küresel odaklara teslim edilmiş olur. Yarın istediği vakitte tek bir parmağıyla usulca butona basıp sigortayı kapattığı vakit kimden medet umulacak, merak ediyoruz. 

Düzeni sağlamak ve sorumsuz vatandaşlara haklı olarak kesilen cezalardan ziyade, “devletimizin” bütçe açığını kapatma ihtiyacına binaen ihtiyaç duyulduğu dönemlerde sipariş üzerine keyfi kesilen idari ve trafik cezalarından çok çok rahatsızız… Bu mantığın makul ve sürdürülebilir bir tarafı yoktur.

Vergiler esnafın belini iyiden iyiye bükmüş durumdadır. Rakamları verip alt alta ayrıntıları sıralamaya kalkarsak, listemiz okumaya bile tâkat getiremeyeceğiniz kadar uzun olur.  Eğer bahsedildiği gibi ülke ekonomisi iyi ise, vergilerin düşürülerek ahalinin daha da nefes alması sağlanması gerekmez mi? Zam konusu ise ayrı muamma; yakıttan her türlü gıdaya, ilaçtan iletişime, ulaşımdan cezalara kadar hayatımıza dokunan her alana yapılan zam oranları makul bir düzeyde olsa baş üstüne amma velakin zam oranları sırtlanabilecek düzeyleri geçeli çok oldu, ahali nefes alamaz seviyededir.

Ek olarak; sadece ülkemiz için değil, küresel çapta ekonomik krizlerin arka planında savaş ekonomisi yatmaktadır. Bu politikalardan kaynaklı ekonomik daralmanın faturalarını, istatistikleri şekillendiren şirketlerden ziyade halk ödemektedir. Dünya çapında savaşa harcanan meblağın bir kısmı bile bütün iktisadi sorunlara çözüm olabilir. Hiç olmadığını (bu hayal tabii) farz ettiğimizde ise, Dünya’da yokluk çeken bir Allah’ın kulu dahi kalmayacaktır.

Her alanda kendi kendine yetebilen, üç tarafı denizle kaplı, tarım ve hayvancılık imkânları üst seviyede olan, maden ve enerji kaynakları fazla, Allah’a şükrü gerektiren bu güzide toprakların emanetçilerinin sıkıntı yüzü görmesi, doğru yönetilip yönlendirildiği takdirde çok zordur. Küresel faiz çarkı ve liberal politikalarla aç kurtlara yem edilen bu topraklar bunu hak etmemektedir. Hırsızlık, yalan, yolsuzluk, israfla tarumar edilerek kirletilen değerlerimizi, birlikteliğimizi, dayanışmamızı, huzurumuzu sağlayarak bereketlendirip temizleyeceğiz inşallah.

Posted in Genel

Tek Tip Vatandaş Profilinden Rahatsızız

Tarih tekerrür edip dönüyor. İnsanoğlunun iktidar hırsı ve kazanımlarını koruma içgüdüsüyle yürüttüğü saçmalıklar, edindiği muktedirlik oranınca artıp azalmakta. Statüko olgusu, aktör ve form değiştirse de bütün kasvetiyle toplumların üzerinde kara bir bulut misali öylece durmakta.

Geçmişte Kemalist statüko; ceberut baskıları, terörize edişleri, manipülasyonları, medya oyunları, basitlikleriyle toplumu baskılayıp doğru bildikleri minvalde tek tip vatandaş oluşturma gayretindeydi. Muktedir oldukça aslında daha da yalnızlaşmışlardı, aciz ve çaresiz bir hâlde kazanımlarını koruma namına saçmaladılar, basitleştiler, haksızlıklar üstüne haksızlıklar yaparak kendi sonlarını getirdiler. Toplum nezdinde iyiden iyiye meşruiyetleri kalmayınca gelinen noktada toplumsal bir dönüşüm yaşandı. Ama sonrasında iktidarı eline alıp güçlenen yeni aktörler, aynı şekilde, güç sarhoşluğuyla kendilerini kaybettiler. Tarih iyi okunduğunda rahatlıkla görülecektir ki; toplumlar tek tipleştirmeye, otokratik anlayışlara, baskılara tahammül etmemektedirler.

İçinde bulundukları büyülenmiş atmosferde kendilerini hak görmeye devam etseler de, tek tipleştirmeyi başardıkları medya organlarıyla ahaliyi büyülediklerini zannetseler de tarihin tekerrür edip karşımıza farklı bir formda çıkardığı baskıcı rejimler, yine yerin dibini boylayacaklardır. Özgür ruhlar, özgün kimliklerini, ilkelerini, ideallerini, umutlarını terk edip tek tipleşmeyeceklerdir.

Biz Müslümanlar, geçmişte Kemalist statükonun karşısında nasıl dimdik durduk ise şimdilerde cari olan Tayyibist statükonun da karşısında dimdik duracağız. Ve her ne olursa olsun bu muhalif duruşumuzdan zerre miskal geri adım atmadan hak bildiğimizi söylemekten geri durmayacağız.

İçinde bulunduğumuz atmosfer insanların eleştirme yetilerini öldürdü, bu anlayışın olmadığı bir insan aslında boşlukta yaşıyor demektir. İrade gösterme, seçme, itiraz etme, sorgulama, eleştirme yetilerini kullanmayan bir varlığa “insan” denmez, olsa olsa “koyun” denebilir. Eleştirel mantık ve dil, yerini tamamen itaat ve korkuya bırakmış durumdadır.

Kendi basit anlayışlarından hariç hiç kimseye hayat hakkı tanımayan, kendi sığ mantıkları dışındaki her düşünceyi ötekileştiren, kendilerini hak karşılarındaki her oluşumu batıl olarak tanımlayıp yol alan, zulümle bezenmiş kendi yollarında yürümeyen herkesi öteki/hain/terörist olarak yaftalayıp yok etme eğiliminde bir yapı karşımızda durmakta. Devlet dairelerinde, bürokraside, yargıda, belediyelerde, üniversitelerde, sokak ve parklar dâhil kamusal alanda hatta ve hatta özel alanlarda dahi kendilerinden olmayanlara yaşam hakkı tanımama yolunda her geçen gün bir adım daha atmaktalar.

Son yıllarda bariz hissedilen güç sahiplerinin bu eğilimi, 15 Temmuz bahane edilerek ilân edilip pervasızca devam ettirdikleri OHAL politikalarıyla daha da hız kazanmıştır. Olağanüstü hâl; mutlak şeffafsızlık durumudur, şiddetle hukukun ayırt edilemediği noktadır, hukuktan azade bir alan yaratır.

Tek adam anlayışının hâkim olduğu dönemlerde tek tipleştirme eğilimleri daha da baskınlaşır, geçmişteki tek adam yönetimlerinin uygulamalarının aynılarını ve dahi daha fazlalarını görmekteyiz. Bu otokratik tipler, geçmişten dersler çıkartıp her geçen dönem anlayışlarını geliştirerek toplumlarının başlarına bela oluyorlar maalesef.

Beyaz Türklerin, Türk etnik yapısı üzerine inşa etmeye çalıştığı tek tip vatandaş ideallerini, tahayyül dahi edemeyecek şekilde AK Türkler oluşturmayı başardılar. Mevcut sistemi ayakta tutan maya ve tek tipleştirme zemini, Türk ulus kimliğidir. Özgün, özgür, farklılıklarıyla bir toplum inşa etme rüyasında olan temiz ruhlu bireyler bunu asla kabul etmeyecek ve karşılarında duracaktır.

Sesleri her geçen gün daha fazla çıkmakta, suçluluk psikolojisinden kaynaklı sanırız… Zulmün karşısında yeteri kadar ses çıkmıyorsa sanılmasın ki, makul ve meşrudurlar. Bugün tekelleştirdikleri medya organlarında, baskıladıkları sosyal medyadaki amigolarının böğürmeleri, kalemşorlarının zırvaları, tarafgirlerinin hamaset dolu kusmukları hâkim gibi görünse de sessiz çoğunluk nezdinde hiçbir karşılıkları yoktur.

Dünya üzerindeki tek tipleştirme düşünceleri, dünya üzerindeki renkliliği siyah ve beyaz tonlarına indirme düşüncesiyle aynıdır. Tek tipleştirmenin faşizan bir tutumla yapılmaya zorlandığı akımlarda insanların tekliği, aynılığı, farklı düşünemezliği temel çıkarımlardan biridir. Politik bir özne olan insan, hırs, makam düşkünü olmaya başladığında koltuğunu kaybetmemek adına kitlesel kırımlar yapıp, toplumu kendi ideolojisine boyun eğmeye zorlar. Yakın tarihimizde gözlemlendiği gibi Hitler Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı, Stalin Rusya’sı ve insanlık tarihi boyunca gelip geçen diktatörlerin örneklikleri bugünümüze ışık tutmaktadır.

Herkesi Türklük üzerine tekleştirip; kendilerine mutlak itaat eden çıkarcı, tutarsız, kaypak, korkak fertlerden oluşmuş bir toplum inşa etmektense. Eşitleyecekleri bir ideal arayışında iseler, ayeti kerime bize yol göstermektedir. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat Suresi: 13)

Tek tipleştirme, kişinin bireysel farklılıklarını ortadan kaldırarak üzerinde tahakküm kurmayı kolaylaştırır. Güç elde etme ve hâkim olma istidadı sonucu diğer insanları ezme ve insanı kendi istediği şekle sokma hastalığıdır bu. ALLAH’u Teala isteseydi insanları tek ümmet olarak yaratırdı. “…Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat sizi, her birinize verdiği şeylerde imtihan edecek. O hâlde durmayın, hayırlı işlerde yarışın. Nihayet dönüşünüz hep Allah’adır. O zaman O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (Maide Suresi: 48)

Posted in Genel

28 Şubat Edebiyatından Rahatsızız

28 Şubat; haksızlığın, zulmün, ahlâksızlığın adıdır. Medyayla manipülasyonun, keyfi polis tutuklamalarının, kurmaca ve zorlama davalarla hukukun katledilmesinin yansımasıdır. Uyandırılan algı operasyonlarıyla, kumpaslarla mahkûm edilme tiyatrolarının uygulama zeminidir. Adaletsizliğin tecelli ettiği tarihtir, insanlığa örnek alınsın, dersler çıkartılsın, tekrar yaşanmasın diye lütfedilen bir numunedir. Hayat dâhilinde yaşanılan kötü hadiselerden dersler çıkartılmadığı takdirde, o vakit onlar başarılı olmuş demektir ve denildiği gibi (farklı formlarda farklı kişiler eliyle) 1000 yıl daha sürecektir.

Hâlihazırda 28 Şubat misali uygulamaların misli yaşanırken sessiz kalınıyorsa, geçmişten dersler çıkartamamışız demektir. Geçmişin edebiyatını yaparak bir yere varamayız, o günler geride kaldı, bugüne ve yarınımıza bakıp benzer uygulamalarla hiç kimsenin karşılaşmaması için çaba sarf edip, söylem geliştirip muktedirlere karşı durmamız icap etmektedir. Aksi takdirde bu anlayışın hâkim olduğu, makul görüldüğü, ahlâk(sızlık) edinildiği bir toplumda yarın ona, ertesi gün buna, diğer gün tekrar sana zulüm uygulanacaktır ve o gün ah etmenin bir anlamı olmayacaktır.

28 Şubat’ta haksızlıklara maruz kalan Müslümanların yanında duran, risk altında olsa da iktidarları eleştiren, yapılanların yanlış/keyfi/haksız olduğunu dillendiren birçok güzel insan şu günlerde benzer uygulamalara maruz kalmakta, ömür boyu hapse mahkûm edilmektedir, neredesiniz eyyyy geçmişte zulme maruz kalmış Müslümanlar… “Bu yanlıştır/haksızlıktır/durun” diyenlerin gözaltına alınmasına, yapılan haksızlıklara itiraz edenlerin terörize edilmesine, cezaevlerinin tıka basa doldurulup “suçun kişiselliği”, “masumiyet karinesi” gibi hukuk normlarının ayaklar altına alınmasına nasıl itiraz etmezsiniz. Sabah 5’te kapılar kırılarak, haneler kirli ayaklarla kirletilirken, insanlar sorgusuz sualsiz 20 gün gözaltında tutulurken, öğrenciler/akademisyenler tutuklanırken sizler neyle meşgulsünüz. Bu densizlikler, “terörist” denilerek yapılmakta, tıpkı geçmişte sizlere denildiği gibi… Terörize edilmenin tek gerekçesi de iktidarı eleştirmek, bu teröristlikse elhamdülillah teröristiz…

Hadi devletin “terörist” diye tanımlayıp zulmettiklerini bir kenara bırakın (ki Müslüman ahlâkı bunu yapamaz da, neyse) Kendi mahallenizin tertemiz insanlarına, hâlâ muhalif kimliğini muhafaza edip eleştirel dili bırakmayan Müslümanlara, Furkan Vakfı’na, Hizb-ut Tahrir’e, İlkav Vakfı’na vs. yapılanlara dair bir kelâm etmeyecek misiniz? Yoksa adalet diye çırpındığınız o günlerdeki hak talepleriniz sadece kendiniz için miydi? Nasıl bir korku veya büyüye maruz kaldınız ki bu zilleti tercih edebiliyorsunuz? Keşke geçmişteki zulümlerin 1000 katına maruz kalsaydık da bu zillet dolu günleri görmeseydik…

Bu metin içinde Bilge Kral’ın adını anıp bedelini ödediği sözleri çokça aktarmak istiyoruz. Çünkü şimdilerde 28 Şubat’ı yâd edenler bugünlerde göz ardı etseler de ilkesel bu sözleri iyi hatırlarlar. Ayrıca şu günlerde adaletsizliğin kaynağı olan bazı odakların Aliya’nın adını ağızlarından düşürmediklerini, anlam veremeyerek gözlemliyoruz. O necis dilleriyle/kalemleriyle/medyalarıyla mevzu etseler de, o temiz adamın söylem ve ideallerini kirletemezler, çarptıramazlar, kullanamazlar…

Bakın Aliya ne diyor; “Bizim düşmanımıza tek bir borcumuz var, o da adaletli olmak.”

Tavsiye ve uyarı içerikli bu sözleri iktidar girdabında kendini kaybetmiş zavallı yöneticilere değil, kendisini iktidar zanneden, öyle olduğunu iddia eden “ben Müslümanlardanım” diyen arkadaşlara hatırlatmak isteriz:

“İktidara gelirseniz, hal ve hareketlerinize dikkat edin. Kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlâk kurallarına uyun. Unutmayın ki sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihayet Allah’ın önünde hesap verecektir.”

“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.”

“Bizde zalimlerden olursak, zulme karşı savaşmamızın bir anlamı olmaz.”

Biz Müslümanlar; ahlâkımız gereği sadece kendimiz için değil herkes için adalet peşinde haykırarak hayatlarımızı sürdürürüz…

Çevremizden de birçok güzel ve temiz insan, on yıllardır hayatları gasp edilmiş, haksız ve keyfi olarak mahpusluğa mahkûm edilmiştir. Son günlerdeki gibi gündemler oluşturup, yıllara mal olmuş mağduriyetlerin acilen giderilmesi gerekmektedir. Ama bunu yaparken devlet eliyle yapmak ilkeselliğe sığmamakta, ahlâkî olmamaktadır. “Özgürlükler verilmez, alınır.” [Aliya]

Başörtüsü meselesinde olduğu gibi geçte olsa sorunu çözme iradesi gösterip niyet eden hükümet, bu konuda da talimat verdiği vakıf derneklerle gündem oluşturup sonrasında hamle yapma eğilimindedir. Tabii ki 20 küsur yıldır hiç yoktan mahpusluk çeken insanlar için gündem oluşturup, mağduriyetlerini dillendirip, yanlarında olunduğu vurgulanmalı ve biran önce serbest bırakılmalıdırlar. Ama bunu devlet eli ve sözüyle yapmak çok onurlu bir haslet olmasa gerek, özellikle Mazlumder’in durumu tam buraya tekabül ediyor. İktidarı onurlu bir şekilde eleştiren nadir kurumlardan kalan Mazlumder’i iki yıl önce çevirdikleri alicengiz oyunlarıyla iktidarın kuyruğuna eklemlendirenlerin bugün 28 Şubat edebiyatı yapmasını pek ahlâkî bulmuyoruz. Hele hele iddia sahibi olarak insan hakları savunucusu bir yapının, hak gasplarının tarihi zirveleri yaşandığı günümüzde hiç sesi soluğu çıkmazken, şimdi işletilen 28 Şubat’lara haykırmazken ilham mı geldi bu arkadaşlara, anlam veremedik… İlgililer için ek bir bilgi ve bir soru; bugünkü Mazlumder’lilerin kendi söylemleriyle “KHK ile kapatılacağını öğrenip önleyip temizledikleri” bu yapı, en azından onuruyla kapatılsa daha iyi değil miydi?

Yaptıklarını, kumpaslarını, haksızlıklarını, ABD uşaklığını bildiğimiz (ki sizin öğrendiğinizden çok öncesinde biliyor ve mücadele ediyorduk, sizler kucak kucağayken) kadrolu Gülenci dahi olsa; cezalandırılırken adaletle muamele edilmesi gerekir, hırsla/hınçla/intikamla değil, hele hele iktidarın yaptığı gibi hesaplaşmadan faydalanıp, nemalanıp, prim yaparak hak yerini hiçbir şekilde bulmaz. Tam tersine farklı haksızlıklar doğurmaktan başka bir işe hizmet etmez.

“Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” [Aliya İzzetbegoviç]

Posted in Genel

“Devlet Aklı” İliklere Kadar İşlemiş

İnsanoğlunun ilk önce kendisine has bir düşünme biçimine, doğru/yanlışı ayırt edebilecek özgün bir bakış açısına sahip olması gerekir ki, manipüle edilme ihtimali en az düzeyde olsun. Aksi takdirde hangi akılla düşünür hâldeyse o aklın sürüklediği minvalde yol almaya mahkûm kalır.

“Devlet aklı” o denli düşünme biçimlerini şekillendirir olmuş ki birçoklarının iliklerine kadar işlemiş… Artık doğruyu/yanlışı ayırt edecek düşünme yetilerini kaybetmiş halde, düşündürülen ve ne olduğunu dahi bilmedikleri bir şeyleri muhafaza etmeye sevk edilmiş devasa kitlelerle karşı karşıyayız.

Her iktidar nevi, bir statüko alanı doğurur ve bunu koruması gerekir. İyi kötü fark etmez, bu, herkes için geçerlidir, yani son kertede olgunun kendisi kötü değildir. Hangi değerlerle, dinamiklerle, süreçlerde nasıl bir yapı kurulduğuyla doğru orantılıdır yanlışlığı/doğruluğu. Herkese göre oluşturduğu yapı ulvi amaçlara hizmet eder; gerçekten öyle de olsa, nefsinin kurbanı olmuş olsa da, cebini doldurma niyetinde de olsa yine ulvi amaçlarına kendini inandıracak ve öyle yansıtacaktır…

Tarih boyu, her beldede gözlemlendiği gibi, iktidarın oluşturduğu ve muhafaza etmesi gereken bir statüko olmuştur. Ve bu statüko, muhafızlarının karakteristik özelliklerine bakın; ahlâkî bir öğretiyi önermez, amaçları adaleti hâkim kılmak değildir, önceledikleri şey memleketin düzeni/tertibi/uzun vadede kazanımları değildir. Sadece iktidarda kalmak için söylem ve faaliyetlerini şekillendirir, kahir ekseriyeti demokrasiyi işlettiğini iddia eder.

Demokratik olduğunu iddia eden bu yapıların bütün söylemlerini ve yapacaklarını şekillendiren unsur, seçim zamanlarında alavere dalavereyle seçimi geçiştirip %50+1 reyi alma hedefidir. Sınavı geçmeye odaklanmış öğrenci gibi, amaç, öğrenmek değil de sınavı geçmek olunca, bu amaca odaklanınca, ona göre hareket etmesi doğal. Olması gereken amaç; öğrenci örneğinde öğrenmek, yönetici örneğinde hizmet etmek ve adaleti sağlamak olmalıdır. Amaç, sınav geçmek veya seçim kazanmaksa, bunlar başarı ve kazanım olarak tanımlanıp niteleniyorsa, yaptıkları doğrudur ve sorun yoktur. Sorun; öncül ve hedef olarak bunların belirlenmesinde, bu mantıkla bir yapı kurulmasında, bu anlayışın hâkim olmasında. Dünya tarihinde “demokrasi” yalanından daha büyük bir yalan söylenmemiştir. Demokrasi; vurgulandığının tam tersine, diktatörlerin elini kuvvetlendiren bir araçtır sadece…

Bu yapılar, hukuku da demokrasi yalanı gibi işletir gibi yapıp kullanırlar, esnetirler, sündürürler. İnsan hakları, özgürlük, kalkınma, refah başkaca yalan söylemlerdir. İstatistik ilmini de ustaca kullanırlar, rakamlarla sahte/yalan/pembe tablolar çizip “ekonomi iyi” yalanları söylemek de bariz karakteristik özelliklerindendir, anketlerinse söylediği tek şeyse: yalan, yalan, yalan…

Kendi değerleriyle özgün düşünme yetisini kaybetmiş, iktidarın peşinden sürüklenen Müslümanlara bakın; basit yoldaşları gibi statüko muhafazacılığından başka hiçbir şey yapmıyorlar. Savundukları güruh, iktidarlarını korumak uğruna, her gün İslam’a ihanet ederken, İslam’a hakaret ederken, İslam’a savaş açmışken, kazanımlarını korumak adına arkalarında durmaya devam ediyorlar. Nefislerinin kurbanı olmuş bu güruh, her gün ırkçılık yaparak, liberal ve seküler anlayışı pervasızca işletirken, şahsi emelleri ve statükolarını koruma namına herkese zulmederken, “ben Müslümanlardanım” diyenlerin bunların arkasından gidip desteklemelerini anlamlandırmakta zorlanıyoruz.

Devletler pragmatiktir… Bugün “böyle” yarın “şöyle” der. Modern manada devlet, istese dahi hakikat yolunda yol alamaz. Çünkü teknik olarak mevcudiyetini korumak için bir dizi öncelikleri, önlemleri, ihtiyaçları vardır. Küresel çapta diğer yapılarla bir dizi anlaşma içerisindedir, yükümlülüklere sahiptir. Devlet, bu dengeleri ayakta tutabilmek için hakikat endeksli değil, çıkar endeksli hareket etmek zorundadır. Bu kaçınılmaz kaide, istisnasız bütün devletler için geçerlidir.

Devletler paranoyaktır, şizofrendir… Bu çark içinde devleti temsil eden iktidarlar, mevcudiyetlerini koruyabilmek için düşmanlara ihtiyacı vardır. Bu düşmanların bazılarının gerçeklik payı olsa da çoğu hayal ürünüdür, halkı dış tehditlerle korkutup kendilerine mahkûm etmede mahirdirler. Ülkemizde olduğu gibi o, “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” çerçevesinde ahaliyi toplayıp devletini kaim etmeye çalışmaktadır.

Modern dönemde her devlet, bir ulus anlayışı üzerine inşa edilmiştir, bu topraklarda da malum olunduğu üzere, Türklük üzerine bir yapı kurulmuştur. Bu kurgusal yapıyı içselleştirmek/benimsemek/kabullenmek zorunda değiliz…

İktidar olgusuna endeksli oluşturulmamış bir devlet yapısı inşa edilebilir. Toplulukların düzen içinde yaşayabilmesinin bir aracı olan devlet mekanizması, iktidar olgusu olmadan da kurgulanabilir, organize edilebilir, inşa edilebilir. Çoğulcu bir anlayışla şuranın hâkim olduğu bir yapı pekâlâ mümkün, Bir kişiye endekslenmiş bir muktedirlik alanı kurmak, başta kişinin kendisine, sonra ahaliye zulümdür. İslam, devlet yapısındaki “imam/halife” olgusu aslında figürdür, aslolan şuradır. Toplum nezdinde ve dış mihraklara karşı vahdetin temsilî bir figürüdür sadece, ayrıca imam/halife/başkan, ahalinin hizmetkârıdır, padişahı değil… Tabii ki insanoğlunun olduğu yerde bir şekilde iktidar mefhumu hortlayacak ve bir zemin bulacaktır kendisine ama bu anlayışın hâkim olduğu bir yapı, makul bir devlete işaret edebilir ama son kertede her türlüsü sıkıntılıdır.

Statüko muhafızları ikiye ayrılır. (1) Fiili taşıyıcı ve temsilciler, somut olarak faydalanan ve imkânları kullanan yöneticigiller; (2) Statükoyu besleyen halk kitlesi. Bunlar, aslında somut olarak bir fayda edinmese de, hatta tam tersine, aç susuz da kalsa, inandırıldıkları iktidarların emelleri uğruna can bile verebilirler.

Bir de özgür ruhlu güzel insanlar var… Yukarıdaki iki güruhun önüne dikilip, bedel ödemeyi göze alıp hakkı söylemeye devam ederler. Hiç düşündünüz mü, bu adamların derdi ne diye… Hiçbir şekilde ekonomik veya sosyal alanda somut kazanımları yokken (Allah katında soyut birçok kazanımımız vardır inşallah) ne konuşup duruyorlar diye, oturup keyiflerini niye çatmıyorlar bu salaklar diye… Biraz düşünün… Ajanızdır kesin..:) ya da başka bir şeyler var demektir, yetmez ama biraz kafa yorun…

Posted in Genel

Toplumun Karakterinin Bozulmasından Muzdaribiz

Toplumun psikolojisi her geçen gün daha çok bozuluyor. Geldiğimiz noktada ahali, geleceğinden umutsuz, mutsuz, huzursuz durumda. Hukuktan ziyade toplumsal adalete bile hiç kimsenin güveni kalmadı. Bu tablo dâhilinde toplumu oluşturan bireyler, değerlerini, benliğini her şeyi kaybeder hâldedirler.

Toplum karaktersizleşiyor, daha doğrusu, toplumun karakteri bozuluyor, bozuk bir karaktere bürünüyor… Çıkarcı, yalaka, yardakçı, yalancı, hırsız, tutarsız, birbirini ezme dürtüsüyle düşünür hâlde bir anlayış toplumun karakterini belirler durumdadır. Taraf olmaya, cepheleşmeye, düşman olmaya endeksli bir anlayış hâkim, toplum ispiyoncu, paranoyak, şüpheci, hastalıklı hâle büründü. Üstten bakış, emir kipleriyle konuşma, ben yaptım oldu anlayışı olumsuzlanmamakta, tam tersi beslenmekte. Ahali, bu hasletleri normal, olması gereken, doğal dürtüler ve davranışlar olarak içselleştirmekte, daha birçok irili ufaklı bu kötü alışkanlıklar kodlarımızı ilmek ilmek dokumakta…

Ahali; kendilerine ekol olarak seçtikleri, örnek aldıkları, öykündükleri liderleri/öncüleri/büyüklerini taklit edip edindikleri bu hasletleri içselleştiriyor. Özellikle genç nesiller üzerinde bırakılan bu kir tortularını 50 yıl temizleyemeyiz. Ne de olsa bunlarla birlikte doğup bunların muktedirliği dâhilinde büyüdükleri için bu figürlerden başkasını görmedi gençlik, kabul gören bu davranışları bilinçaltlarında doğru olarak addediyorlar, onlar da haklı. Ama bunlardan başka, ahlakî değerlerde var ve hâkim anlayış olarak işlerlik kazanacaktır elbet bir gün…

Her şey okullardan başladı… Modern dönemde kirli zihinlerin icat ettiği en kirli ve en etkili yöntem olan zorunlu eğitim, topraklarımızda da cumhuriyetle birlikte hayatiyet bulup “Tevhidi Tedrisat Kanunu”yla uygulanmaya başladığından bu vakte kadar devlet için bulunmaz bir formül hâline geldi. Militarist bir mantıkla tek tip vatandaş yetiştirmenin beşiği olan okullarda, hâkim bir müdür/öğretmen figürüyle tanışan masum bir çocuk, sıra sıra dizilmiş sıralarda sıralandırılıp her gün yoklamalardan geçip zil sesiyle dışarı zil sesiyle içeri sokulup tekrar sıralandırıldıkları bir eğitime tabi tutulduk/tutuldular/tutulmaktalar. Hocanın iktidar alanında söz hakkı olmayan, özgürlüğü olmayan, fikir beyan edemeyen, eleştiremeyen, sorgulayamayan, soru soramayan, itiraz edemeyen bir sistemden geçmekteyiz. Bir hata yapsa, birilerini rahatsız edecek, bir soru soracak olsa veya bir şeye itiraz etmeye kalkacak olursa disipline sevk edilmeyle, cezalandırılmayla, olmadı uzaklaştırılmayla terbiye edilen bir toplum; bu eğitim sonrasında ticaretini de, aile yapısını da, sosyal etkileşimlerini de, yöneticilerle ilişkilerini de bu kodlarla şekillendirecektir elbet. Bu toplumda yönetici olmak kolay, ne desen yaparlar, tasdiklerler, desteklerler, isterlerse desteklemesinler. Ne âlâ memleket…

Hamasetle büyütülen bir nesil… Tutarsızlığın bir ahlak olarak öğretildiği bir nesil… Amaçları doğrultusunda her yolu mubah görüp önlerine geleni ezmekten çekinmeyen, ahlaksız bir nesil… İlkesiz, idealsiz, sorumsuz bir nesil… Ehliyeti ve liyakati geçer akçe olarak görmeyen, dayı edinme yolunda önlerine gelene yardakçılık eden bir nesil… Makam/mevki yolunda onurlarını, özgünlüklerini, benliklerini satan bir nesil… Kendilerince ulvi emeller uğrunda işlenilen/işledikleri adaletsizliği, haksızlığı, zulmü makul ve meşru gören bir nesil… Bu mu? Bu mudur arzunuz?

Bu kişilerle bir gelecek inşa edilemez. Bizler, neslimizin özgür, ferah, adil bir dünyada yaşamasını isteyenler olarak bu gidişata dur demenin vaktinin gelip de geçtiği kanısındayız. Hepimiz yarınımız için, yarın çocuklarımızın huzur/güven/selamet içinde yaşaması için çırpınıyoruz. Düşünmeyen, düşünemeyen, düşünmesi en hafif ifadeyle kerih görülen bir toplumda nesillerimizi nasıl yetiştiririz ki. Yok eğer tek tipleşmiş, koyunlaşmış, her esen/estirilen rüzgara kapılıp savrulacak, popülist, uyuşturulmuş, kültürsüz, ahlaksız, ilkesiz, idealsiz bir nesil yetiştirmekse arzunuz bilin ki sırf kendi çocuklarımız için değil, sizin temiz evlatlarınız içinde buna izin vermeyeceğiz… Her ne kadar elinizdeki güçle topluma yüksek dozda uyuşturucu nakşetseniz de, Yaratanımız tarafından fıtratına nakşedilmiş özgürlük arzusuyla yanıp tutuşan bir nesli karşınıza dikeceğiz…   

Artık devlet dairelerinde, bürokrasi içinde, özel şirketlerde, sosyal arenada dahi bu anlayışlar hâkim durumdadır. Özgün düşünebilme, yanlışa itiraz edebilme, fikrini beyan edebilme iradesini kaybetti herkes; korkak, onursuz bireyler hâline gelindi. İnsanlar, yaptığı iş içinde üstüne karşı en basit bir yanlışı bile dillendiremiyor artık, üst mertebedeki idarecinin hatasını eleştirip giderme yetisini bile kaybetti. Çünkü sistem bu mantık üzerine kurulu… İnsanoğlunun düşünme, soru sorma, itiraz etme, isyan etme duygularını öldürdüğün vakit hele de gençlerin hele de çocukların bu fıtri dürtülerini bastırdığın vakit o toplumdan bir hayır gelmez… Kişi robotlaşmak yerine özgürce düşünüp fikrini ifade edip bir şeyler üretmeye yönelmelidir.

“Siz düşünmeyin, biz düşünürüz” diyorlar zımnen… “Bu ülkeye sosyalizm gelecekse, onu da biz getiririz” diyen Demirel anlayışı canlı kanlı karşımızda durmakta. İnsanlar, özgün bir düşünce içinde değer üretmeye meylettirilmiyor, tam tersine “her şeyin en iyisini biz sizin adınıza düşünür yaparız, siz sadece bizi destekleyin/pohpohlayın/tasdikleyin” anlayışı hâkimdir. Bugün “doğru” dediğine yarın “yanlış” diyenin, bugün “buradan gidin” deyip yarın “şuradan gidin” diyenin arkasından yol alınmaz, arkasından gideni meçhule doğru sevk eder… Ne tür büyüleyen bir sirk sergileniyor ki; bu denli tutarsızlıklar dahi görülmüyor, garipsenmiyor ve daha hâlâ arkasından sel gibi gidiliyor.   

Toplum/insan ilk önce düşünebilmeli, düşüncelerini ifade edebilmeli, doğruyu/yanlışı ayırt edebilecek bir basirete sahip olmalıdır. Ama tarih boyu gözlendiği üzere muktedirler düşünen bir toplum arzu etmezler, öyle olsa kendi sonlarının geleceğini gayet iyi bilmektedirler.

Geçen seneler dillendirilen “toplum dindarlaşıyor” söylemlerinin tersine “toplum sekülerleşiyor” hem de kayda değer bir hızla… “Din/dindarlık buysa bizden uzak dursun” diyerek özellikle gençler dünyevileşme eğilimi gösteriyorlar. Zihnen bakir gençlerden ziyade toplum içinde muhafazakâr aidiyetleri olan bireyler bile dinden soyutlandılar. Bu noktada “İslam” demiyorum, İslam adı altında İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan figür ve söylemlerin hâkim olduğu bir din işlevseldir. İnsanlar da “bu sahte dinden, vebalı gibi kaçayım” derken ne yazık ki İslam’dan uzaklaşmaktalar. Evet, onların dini yaygınlaşıyor. Yani “toplum dindarlaşıyor” cümlesindeki ‘din’ İslam değil, ne olduğu belirsiz tabular yığınıdır…

Ahlakî değerlerin hâkim olup toplumun sorunlarına çözüm üretemediği, daha doğru ifadeyle hâkim olup çözüm üretmesine mahal verilmediği için ahali, bu değerlerden/ilkelerden/ölçülerden umudunu kaybetti. Bireysel olarak bu değerleri ayakta tutan birçok güzel insan mevcut ama ne yazık ki, toplumun kahir ekseriyetine yansımadığı için etkin bir boyutta değildir. Bu etkinsizlik de umutların yitmesine neden olmaktadır. Hatta bugün bu değerlerin varlığı dahi unutulur hâle geldi.

Rabbim neslimizi muhafaza etsin… Nefsine kurban olmuş aşağılık mahluklara fırsat vermesin…

Posted in Genel

Hamasetin, Irkçılığın, Sığlığın Hâkim Olmasından Rahatsızız

O kadar basit, o kadar sığ, o kadar hamaset dolu günlerden geçiyoruz ki; belirtmeye, dillendirmeye, dikkat çekmeye bile utanıyoruz… Hamaset; aklıselim ile düşünebilmeyi, doğruya ulaşma olasılığını ortadan kaldırır, zihinleri sığlaştırır. Böyle bir atmosferde düşünülenlerin, verilecek kararların, yapılacak işlerin doğru olması mümkün değildir. Gelin durun, düşünün ve aklıselimi işletin, yoksa her geçen gün nesillerimizin fiilî ve zihnî yaşam alanlarını öldürmekten başka bir sonuç elde edemeyeceğiz…

Tamam, doğru ya da yanlış bir şeyler yapılacaksa, yapan kişi amacı doğrultusunda olumlu bir sonuç almak istiyorsa dahi hamasetle bir işe kalkışmamalıdır. İlk önce bir düşünür, hesap kitap yapar, istişareyi işletir, getiri götürü hesabı yaptıktan sonra maksimum fayda güderek bir işe kalkışır. Ama son dönemlerde yöneticilerimizde, aklıselimi yansıtan hiçbir ama hiçbir ibare göremiyoruz. Tamamen ama tamamen taassupla, hamasetle, asabiyeyle, hırsla işleri yürütüyorlar. Halkın anladığı ve istediği dilde bu ki, bu gidişata karşı çıkmayı boş verin, onu desteklemekteler.

Bu dil, anlayış ve mantıkla hayır gelmeyeceği aşikârdır. Bu tablodan anlaşılıyor ki; ya yöneticiler ne yaptığını bilmiyorlar ya da ülke için olumlu sonuç alma gibi bir amaçları yok…

Bu işletilen hamaset dilinin kaynağı, duygusal bazı damarlardan ziyade Türk milliyetçiliği üzerine bina edilmektedir. Manipüle edilmeye müsait halk kitlesiyle birlikte kendi iktidarlarını koruma amacıyla çırpınanlar bir yana, dün milliyetçilikle kıyasıya mücadele eden Müslümanların, bugün ırkçı anlayışın taşıyıcı kolonu olmasını esefle izliyoruz…

Sürekli Rabia işareti yaparak, “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” diyerek dolaşanlar İslam’a savaş açmış konumdadırlar. Müslümanlar olarak biz bu savaşın bir tarafıyız, hâkim olan bu anlayışlarla, fikirlerle, zikirlerle her müminin mücadele etmesinin üzerine farz olduğunu düşünüyoruz. Burada nefsimizden hüküm belirtmiyoruz, bundan Allah’a sığınırız. İhtilafın olmadığı gayet açık ve net olan bu hususu, son Nebi’nin kendisi Veda Hutbesi’nde “kavmiyetçilik ayağımın altındadır” vurgusuyla gayet açık şekilde akledenlere belirtiyor, ayrıca Kur’an Kerim’in Hucurat/13. ayetinde vurgulandığı üzere “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler hâline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, haberdardır.” diyerek Arap’ın Acem’e, Türk’ün Kürd’e hiçbir üstünlüğünün olmadığını vurgulayarak ırkçılık yapmamamızı telkin ediyor, daha birçok ayette olduğu gibi… Son olarak da hemen altında görüleceği gibi, birçok muhaddisin de aktardığı üzere, Hz. Muhammed şöyle buyuruyor: Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” (Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28)

Değerlendirilmesi gereken bir başka önemli husus şu ki; belirtildiği üzere Amerika’yla savaş hâlinde olunduğu düşüncesinde değiliz. Eğer bir savaş zemini yakalanmışsa, sizden çok daha samimi/tutarlı/erdemli birçok insan var, bunlar savaşır ve memnuniyet de duyarız. Ayrıca sürekli avaz avaz bağırıp “onları bırakın, bizlerle müttefik olun” diyen bir odağın Amerika’yla savaştığını söylemek, söylense bile buna inanmak kadar abes bir şey olmasa gerek.

Dedikleri gibi olsa dahi; kişi bir şey yapacaksa kendi belirlediği zamanda, yerde ve yöntemlerle yapmalıdır, gazla/hamasetle/hırsla değil. ABD oturduğu yerden kendi istediği zamanda, kendi istediği yere, kendi belirlediği şartlarla, kendi çizdiği sınırlarda bizi bir savaşa sokuyor ve sonrasında oval ofiste ergonomik koltuğuna yaslanıp gülerek izliyor, sen de çıkmışsın “büyük şeytanla savaşıyoruz” diyorsun… Diyecek başka bir şey yok…

Üretilen korkularla bastırılmanın zirvesini yaşıyoruz. Yaptıkları gün gibi açık olan hatalarını dillendirip karşılarında duran (ki yapması gerekenlerin çok küçük bir boyutunu yapan) makul bir şekilde eleştiren kişileri o kadar basit hatta çocukların dahi güleceği bir mantıkla terörize ederek akıllarınca bertaraf etmeye çalışıyorlar ki, hayıflanmamak elde değil. Ne içiyorlar, hangi kafayı yaşıyorlar, nasıl bir mantıkla zihinleri çalışıyor, bizler yoğun analizler sonrasında dahi anlamlandıramadık.

Furkan Vakfı’na, film sahnesi çeker edasıyla yapılan zulmü de şiddetle reddediyor, esefle izliyor ve kardeşlerimizin yanında olduğumuzu vurgulamak istiyoruz… Kemalist ideolojinin sahnelediği zulümlerin aynı yöntemlerle sergilenmesini üzülerek izliyoruz. Geçmişte İslamî veya Kürt kimliği olanlara yapılanlara ek olarak, şimdilerde (yine İslamî ve Kürt kimliği olanlar yanında) Kemalist odaklara da yapılmaktadır. Değişen pek bir şey yok, iktidar olanlar kendisine biat etmeyenleri ezmeye devam ediyor. Sevinerek belirtmek istiyoruz ki; bu süreçte bir kazanımımız oldu. Kemalistlere hak nedir, haksızlık nedir, adalet nedir,  özgürlük nedir, zulüm nedir tersten de olsa maruz bırakarak öğrettik… İleride ezkaza iktidarı ellerine aldıklarında bunlardan dersler çıkartmış olurlar inşallah. Ama tarih boyu tekrarlandığı üzere, iktidar hırsına bürünüp bunları da unuturlar sanırım, bizler o vakitte yine dik duruşumuzdan taviz vermeden karşılarında olacağız. Bir umut işte..:) Belki dersler alırlar…

Misal, güncel bir örnek verecek olursak; Afrin’e yönelik harekâta, olabilecek en makul bir dille “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” diyerek karşı çıkan Türk Tabipleri Birliği’ne (TTB) yapılan operasyonu zihinlerinde şöyle meşrulaştırmış garipler. Yetkin bir hükümet yetkilisi, “siz hiç bu kurumun, ‘terör eylemi bir halk sağlığı sorunudur’ diye bir açıklamasını gördünüz mü?” diye sorup, o kıt aklıyla şu çıkarımda bulunuyor: “Bu tür açıklamalar terör propagandasıdır”…  Bir başka yönetici: (diğer savaşa “hayır” diyenler içinde geçerli) “bu terörist sevicilerin bugüne kadar, barışa ‘evet’ dediklerini duymadık” diyerek terörle bağdaştırabiliyor. Ve bunun gibi daha birçok kısır, sığ, basit çıkarımlarla ülke yönetiliyor…

Kendimize zûl addediyoruz ama yukarıdaki örneklerin mantıksızlığını vurgulayıp değillemeye çalışalım âcizane; başta her şeyi bir birine karıştırarak hakikati kirletme yönteminden vazgeçmek gerekir, her olgu/olay/mefhum kendi içinde değerlendirilir. Bir terör eylemini kınamak ayrı bir konudur, devletin yaptığı yanlışları ayrı, her biri ayrıca değerlendirilip konuşulur. Yok “sen bunu niye konuşmadın” diyerek “onu da konuşamazsın” demek kadar abes bir şey yoktur. Bu sığ eşitleme mantığını işletip amaçlarınız doğrultusunda kitleleri ikna etmeye çalışmak ahlaksızlıktır. Bu tür eşitlemelere gitmek zorunda değiliz, her konu kendi veçhesinde, zamanında, yerinde konuşulur. Ayrıca samimi ve tutarlı olunacaksa (bu basit anlayışı) karşı taraftan beklediğiniz oranda işletmeniz icap eder… Ki; sizlerin olumlu manada yaptıklarınızı dillendiren çok zaten, bizlerin de ekstra belirtmesine gerek yok, aynı şekilde yerel veya küresel terör odaklarının işlediği cürümler her an, sürekli belirtilmekte, bizler için kabul edilemez bu unsurlara ihtiyaç hissedilirse parmak basarız, merak etmeyin. Hakkı savunmak, haksızlığın karşısında durmak, onurlu insanların ve biz Müslümanların işidir elhamdülillah, bizler, daha ziyade aslında su gibi berrak olan ama gözden kaçırılan, vitrinde sergilenmeyen, üzeri örtülmeye çalışılan yanlışlıklara/haksızlıklara/zulümlere parmak basma taraftarıyız… Ve bunu yılmadan, yıkılmadan, bıkmadan yapmaya devam edeceğiz…

“Savaşa hayır” demek “barışa evet” demektir zaten… Bölgedeki masum sivillerin kaçınılmaz olarak ölme olasılığını dillendirmenin yanı sıra “savaşa hayır” demek, devlet tarafından hedefe alınanlardan ziyade başta savaşın müdahili olup kapsayan bizlere yöneliktir ve zımnen “biz savaşmak istemiyoruz” demektir. Bir taraf olmaya zorlandığımız bu tabloda bir vatandaş olarak “savaş istemiyoruz” deme hakkımız yok mu? “Muktedirlerin keyfine göre ve hataları her hamlelerinde tekrar tekrar tescillenmiş hamasetle işlettikleri dış politikalarıyla yol almak, savaşmak zorunda mıyız?” diye sormak veya istememek, karşı olmak en doğal hakkımızdır.

Halkın içinde, düşünebilen büyük bir kesim de sessizliğiyle bu mantığın/mantıksızlığın hâkimiyetini güçlendiriyor. Sanki bir akıl tutulması yaşıyoruz uzun zamandır, zihinler dumura uğramış, gözler görmüyor, kulaklar sağır, diller lâl olmuş… Daha fazla geç olmadan uyanalım, yoksa bir gün gözlerimizi açtığımız vakit ülkemizin fiilen ve zihnen harap olduğunu göreceğiz… Bizler özgürlüğümüz, onurumuz, hakikat mücadelemiz için yaşıyoruz, özgür ve onurlu olarak verdiğimiz bu hakikat mücadelesini de adaleti ve ahlakı hâkim kılmak, kılınan bu zeminde nesillerimizin güven/huzur/adalet içinde yaşamaları için veriyoruz…

Bizler, huzur, güven, adalet içinde yaşamak istiyoruz… Adaletin/hukukun ayaklar altında olduğu, uzun zamandır güven hissinin nasıl bir duygu olduğunu dahi unuttuğumuz, huzurun zerresinin kalmadığı şu günlerde herkes durup bir dakika düşünmeli artık; sorunun kaynağı kim, ne ve hangi anlayışlardır?

Posted in Genel

Savaş Atmosferinden Rahatsızız

Savaş hiç kimseye hayır getirmedi, getirmeyecek, getirmez… Durun artık…

Türkiye’nin Afrin girişimiyle başlattığı “Kürt kantonuna” yönelik harekâtı, kısa/orta/uzun vadede hiçbir tarafa hayır getirmeyecek, tam tersi şerden başka bir yol göremiyoruz önümüzdeki günler için… Aklıselim ile düşünüp hareket edilmedikçe, kimse haklılık mücadelesi vermeye kalkmamalıdır. Yapılması gereken bir husus varsa bunun karşılığı, bu denli hırçın bir tarzda savaşa girişmek değil, daha makul yollar aramaktır.

Büyük Şeytan yine yapacağını yaptı/yapıyor/yapacak… Her zamanki basit yöntemi uygulayıp duruyor, tarafımızca nasıl bu kadar ilk seferki gibi canı gönülden işletiliyor, anlamakta zorlanıyoruz. Adamlar, oturduğu yerden topraklarımızı karıştırıyorlar, sonra sırtlarını rahat koltuklarına yaslayıp pis pis gülüyorlar, bizleri izlerken… Her zaman denildiği gibi; Müslümanlar birbirleriyle savaştıkça ağıtlar Türkçe, Kürtçe, Arapça… zafer çığlıkları ise İngilizce ve İbranice olacaktır…

Bu süreçte en sıkıntılı husus; sivil halkın ahvalidir… Hamaset zihniyeti; öz topraklarımızdaki, Silopi, Nusaybin, Yüksekova, Cizre gibi yerlerdeki kadın ve çocukları “terörist” olarak tanımlamışken, 800.000 nüfusun yaşadığı Afrin’deki halkı her şekilde “terörist” olarak tanımlayıp ona göre muamele etmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu muamelenin de sonu, kan ve gözyaşından başka bir şey olmayacaktır. Tersten, daha ilk dakikadan Reyhanlı’ya düşen bombaların, ölen insanların, gece güven içinde uyuyamayan bir çocuğun hesabını sessiz kalan, aklıselimi işletmeyen, makuliyeti aramayan hiç kimse veremez…

Ne olacak, Suriye sınırı boyunca Cerablus, Tel Abyad, Kobani, Haseki, Münbiç, Kamışlı’yı… yarın da Irak sınırı boyunca Sincar, Telafer, Duhok son olarak Erbil’i de mi yakıp yıkacaksınız?

İki tarafın da söylediği/yaptığı her şey, Amerika’nın değirmenine su taşımaktadır. Bölge, ABD’nin arzuladığı minvalde seyir izliyor ve hepimiz bunların amaçlarına hizmet ediyoruz…

Trump salak olabilir ama Pentagon salak değil… PYD’ye bu şekilde açık destek verip 30.000 kişiyi ağır silâhlarla bezedikten sonra Türkiye’nin bu denli bir tepki vereceğini düşünmedi mi, düşündü ve istediği de bu zaten… Arka planda neyi hesaplıyor bilmiyoruz ama kabaca Türkiye’yi fiilî savaşa sokup sonrasında asıl amaçlarını hayata geçirmektir niyetleri… Gözümüzde fazla büyütüp, paranoyalara girip “ABD her şeyi bilir, hesaplar” demiyoruz tabii ki ama en azından refleksif hareket etmediği ve bazı şeyleri hesapladığı herkesin malumudur, ayrıca bunları hesaplamak ve görmek, öyle ahım şahım bir zekâyı da gerektirmiyor. Türkiye hükümeti bu şekilde davranarak, şuan da “ne olduğunu bilmediğimiz”, ABD’nin yarın hayata geçirmeyi planladığı amacına hizmet ediyor… Tek bildiğimiz şu ki, bu gidişat gidişat değil…

ABD’nin verdiği silâhlarla, stratejik ve fiilî desteklerle, müttefiklik ilişkisi kurarak bir gelecek inşa etmek kabul edilemez… Ve yakın tarihimizde çokça örneğini gördüğümüz gibi, Büyük Şeytan’la iş tutmak, zarardan, kayıptan, hüzünden başka bir şey getirmez…

TC’nin amacı, salt ulusal çıkar ve öncelikleri değil de antiemperyalist duygularla ABD’yi engellemekse ne âlâ, ama biz pek öyle olduğunu düşünmüyoruz… Öyle bile olsa, bu hususta da tutarlılık aranması gerekir ki, onu da göremiyoruz… Onu zamanında ABD’nin kuyruğunda sürüklenip bölgemizde savaş çığırtkanlığı yapmadan önce düşünmek icap ederdi. Geçmişi boş verin, daha hemen bu operasyon öncesinde dahi kendileri avaz avaz bağırarak, “kiminle müttefik olacaklarına karar versinler” diye canhıraş haykırmalarını, tabiri caizse, “PYD’yi bırakıp bizimle müttefikliğe devam edin” anlayışını kınıyoruz… Kürtlerin ABD ile müttefiklik ilişkisine girilmesine haklı olarak karşı olanlar, tutarlı olup Türkiye’nin ABD ile müttefikliğine de bir ses ederse, çekince ve söylemleri bir yere tekabül edebilir belki…

Seversin sevmezsin ama Kılıçdaroğlu’nun olası ölümlerle ilgili kaygısına karşın, “yok kan dökülmesin falan filan… Burada şehadet de olur, burada gazi de olur, kan da olur” demek kolay, küçük başkan (hangi yetki ve görevle orada bilinmez ama) karargâhta operasyonu izlerken, gariban ahalinin temiz evlatlarını hırsla, hamasetle, ihtirasla cepheye sürmek hiç kimsenin haddine değildir. Ayrıca, savaş karşıtı tutum sergileyenleri “meydana çıkarsanız bedeli ağır olur” sözleriyle tehdit edince, gönüllerdeki sekinet çığlıklarını bastıracağınızı zannediyorsanız yanılıyorsunuz… 

Her şeyden ziyade yine İslam, pervasızca tarumar edilmeye devam ediliyor… Toplum bir yana, devletin ve bu devletin amaçları/ihtiyaçları doğrultusunda yapıp ettiklerinin İslam’la ne alakası var ki, Fetih süresi okutuluyor uğruna… Fetih suresi okuyarak yol almak, İslamî aidiyetleri bir cenaha mal etmek, bölge halkları arasında duygudaşlığı zedelemekten, zihinlerdeki ayrışmayı körüklemekten başka bir şeye hizmet etmemektedir. Tersten, Kürt muhalefeti içinde bazıları da Afrin’i Kerbela’yla örtüştürüyor… Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, anlamak mümkün değil… Laik/seküler bir devletin ulusal çıkarları doğrultusunda girişilen süreçlerin İslamî aidiyetlere bağlanmasını kabul etmemiz mümkün değildir, diyanet kurumu bu laik devletin hizmetinde diye İslam’ı emellerine hizmetkâr yapmalarına izin veremeyiz. Herkes, iktidarının dinamikleri ve dünyevi emelleri doğrultusunda yürüsün, kendi araç ve değerleriyle varlık mücadelesini sürdürsün… İslam’ı kullanmayı bırakın artık…

Savaş’ın puslu havasından nemalananlar, faydalananlar, memnun olanlar olabilir ama biz bu atmosferden rahatsızız…

Posted in Genel