“Devlet Aklı” İliklere Kadar İşlemiş

İnsanoğlunun ilk önce kendisine has bir düşünme biçimine, doğru/yanlışı ayırt edebilecek özgün bir bakış açısına sahip olması gerekir ki, manipüle edilme ihtimali en az düzeyde olsun. Aksi takdirde hangi akılla düşünür hâldeyse o aklın sürüklediği minvalde yol almaya mahkûm kalır.

“Devlet aklı” o denli düşünme biçimlerini şekillendirir olmuş ki birçoklarının iliklerine kadar işlemiş… Artık doğruyu/yanlışı ayırt edecek düşünme yetilerini kaybetmiş halde, düşündürülen ve ne olduğunu dahi bilmedikleri bir şeyleri muhafaza etmeye sevk edilmiş devasa kitlelerle karşı karşıyayız.

Her iktidar nevi, bir statüko alanı doğurur ve bunu koruması gerekir. İyi kötü fark etmez, bu, herkes için geçerlidir, yani son kertede olgunun kendisi kötü değildir. Hangi değerlerle, dinamiklerle, süreçlerde nasıl bir yapı kurulduğuyla doğru orantılıdır yanlışlığı/doğruluğu. Herkese göre oluşturduğu yapı ulvi amaçlara hizmet eder; gerçekten öyle de olsa, nefsinin kurbanı olmuş olsa da, cebini doldurma niyetinde de olsa yine ulvi amaçlarına kendini inandıracak ve öyle yansıtacaktır…

Tarih boyu, her beldede gözlemlendiği gibi, iktidarın oluşturduğu ve muhafaza etmesi gereken bir statüko olmuştur. Ve bu statüko, muhafızlarının karakteristik özelliklerine bakın; ahlâkî bir öğretiyi önermez, amaçları adaleti hâkim kılmak değildir, önceledikleri şey memleketin düzeni/tertibi/uzun vadede kazanımları değildir. Sadece iktidarda kalmak için söylem ve faaliyetlerini şekillendirir, kahir ekseriyeti demokrasiyi işlettiğini iddia eder.

Demokratik olduğunu iddia eden bu yapıların bütün söylemlerini ve yapacaklarını şekillendiren unsur, seçim zamanlarında alavere dalavereyle seçimi geçiştirip %50+1 reyi alma hedefidir. Sınavı geçmeye odaklanmış öğrenci gibi, amaç, öğrenmek değil de sınavı geçmek olunca, bu amaca odaklanınca, ona göre hareket etmesi doğal. Olması gereken amaç; öğrenci örneğinde öğrenmek, yönetici örneğinde hizmet etmek ve adaleti sağlamak olmalıdır. Amaç, sınav geçmek veya seçim kazanmaksa, bunlar başarı ve kazanım olarak tanımlanıp niteleniyorsa, yaptıkları doğrudur ve sorun yoktur. Sorun; öncül ve hedef olarak bunların belirlenmesinde, bu mantıkla bir yapı kurulmasında, bu anlayışın hâkim olmasında. Dünya tarihinde “demokrasi” yalanından daha büyük bir yalan söylenmemiştir. Demokrasi; vurgulandığının tam tersine, diktatörlerin elini kuvvetlendiren bir araçtır sadece…

Bu yapılar, hukuku da demokrasi yalanı gibi işletir gibi yapıp kullanırlar, esnetirler, sündürürler. İnsan hakları, özgürlük, kalkınma, refah başkaca yalan söylemlerdir. İstatistik ilmini de ustaca kullanırlar, rakamlarla sahte/yalan/pembe tablolar çizip “ekonomi iyi” yalanları söylemek de bariz karakteristik özelliklerindendir, anketlerinse söylediği tek şeyse: yalan, yalan, yalan…

Kendi değerleriyle özgün düşünme yetisini kaybetmiş, iktidarın peşinden sürüklenen Müslümanlara bakın; basit yoldaşları gibi statüko muhafazacılığından başka hiçbir şey yapmıyorlar. Savundukları güruh, iktidarlarını korumak uğruna, her gün İslam’a ihanet ederken, İslam’a hakaret ederken, İslam’a savaş açmışken, kazanımlarını korumak adına arkalarında durmaya devam ediyorlar. Nefislerinin kurbanı olmuş bu güruh, her gün ırkçılık yaparak, liberal ve seküler anlayışı pervasızca işletirken, şahsi emelleri ve statükolarını koruma namına herkese zulmederken, “ben Müslümanlardanım” diyenlerin bunların arkasından gidip desteklemelerini anlamlandırmakta zorlanıyoruz.

Devletler pragmatiktir… Bugün “böyle” yarın “şöyle” der. Modern manada devlet, istese dahi hakikat yolunda yol alamaz. Çünkü teknik olarak mevcudiyetini korumak için bir dizi öncelikleri, önlemleri, ihtiyaçları vardır. Küresel çapta diğer yapılarla bir dizi anlaşma içerisindedir, yükümlülüklere sahiptir. Devlet, bu dengeleri ayakta tutabilmek için hakikat endeksli değil, çıkar endeksli hareket etmek zorundadır. Bu kaçınılmaz kaide, istisnasız bütün devletler için geçerlidir.

Devletler paranoyaktır, şizofrendir… Bu çark içinde devleti temsil eden iktidarlar, mevcudiyetlerini koruyabilmek için düşmanlara ihtiyacı vardır. Bu düşmanların bazılarının gerçeklik payı olsa da çoğu hayal ürünüdür, halkı dış tehditlerle korkutup kendilerine mahkûm etmede mahirdirler. Ülkemizde olduğu gibi o, “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” çerçevesinde ahaliyi toplayıp devletini kaim etmeye çalışmaktadır.

Modern dönemde her devlet, bir ulus anlayışı üzerine inşa edilmiştir, bu topraklarda da malum olunduğu üzere, Türklük üzerine bir yapı kurulmuştur. Bu kurgusal yapıyı içselleştirmek/benimsemek/kabullenmek zorunda değiliz…

İktidar olgusuna endeksli oluşturulmamış bir devlet yapısı inşa edilebilir. Toplulukların düzen içinde yaşayabilmesinin bir aracı olan devlet mekanizması, iktidar olgusu olmadan da kurgulanabilir, organize edilebilir, inşa edilebilir. Çoğulcu bir anlayışla şuranın hâkim olduğu bir yapı pekâlâ mümkün, Bir kişiye endekslenmiş bir muktedirlik alanı kurmak, başta kişinin kendisine, sonra ahaliye zulümdür. İslam, devlet yapısındaki “imam/halife” olgusu aslında figürdür, aslolan şuradır. Toplum nezdinde ve dış mihraklara karşı vahdetin temsilî bir figürüdür sadece, ayrıca imam/halife/başkan, ahalinin hizmetkârıdır, padişahı değil… Tabii ki insanoğlunun olduğu yerde bir şekilde iktidar mefhumu hortlayacak ve bir zemin bulacaktır kendisine ama bu anlayışın hâkim olduğu bir yapı, makul bir devlete işaret edebilir ama son kertede her türlüsü sıkıntılıdır.

Statüko muhafızları ikiye ayrılır. (1) Fiili taşıyıcı ve temsilciler, somut olarak faydalanan ve imkânları kullanan yöneticigiller; (2) Statükoyu besleyen halk kitlesi. Bunlar, aslında somut olarak bir fayda edinmese de, hatta tam tersine, aç susuz da kalsa, inandırıldıkları iktidarların emelleri uğruna can bile verebilirler.

Bir de özgür ruhlu güzel insanlar var… Yukarıdaki iki güruhun önüne dikilip, bedel ödemeyi göze alıp hakkı söylemeye devam ederler. Hiç düşündünüz mü, bu adamların derdi ne diye… Hiçbir şekilde ekonomik veya sosyal alanda somut kazanımları yokken (Allah katında soyut birçok kazanımımız vardır inşallah) ne konuşup duruyorlar diye, oturup keyiflerini niye çatmıyorlar bu salaklar diye… Biraz düşünün… Ajanızdır kesin..:) ya da başka bir şeyler var demektir, yetmez ama biraz kafa yorun…

Posted in Genel

Toplumun Karakterinin Bozulmasından Muzdaribiz

Toplumun psikolojisi her geçen gün daha çok bozuluyor. Geldiğimiz noktada ahali, geleceğinden umutsuz, mutsuz, huzursuz durumda. Hukuktan ziyade toplumsal adalete bile hiç kimsenin güveni kalmadı. Bu tablo dâhilinde toplumu oluşturan bireyler, değerlerini, benliğini her şeyi kaybeder hâldedirler.

Toplum karaktersizleşiyor, daha doğrusu, toplumun karakteri bozuluyor, bozuk bir karaktere bürünüyor… Çıkarcı, yalaka, yardakçı, yalancı, hırsız, tutarsız, birbirini ezme dürtüsüyle düşünür hâlde bir anlayış toplumun karakterini belirler durumdadır. Taraf olmaya, cepheleşmeye, düşman olmaya endeksli bir anlayış hâkim, toplum ispiyoncu, paranoyak, şüpheci, hastalıklı hâle büründü. Üstten bakış, emir kipleriyle konuşma, ben yaptım oldu anlayışı olumsuzlanmamakta, tam tersi beslenmekte. Ahali, bu hasletleri normal, olması gereken, doğal dürtüler ve davranışlar olarak içselleştirmekte, daha birçok irili ufaklı bu kötü alışkanlıklar kodlarımızı ilmek ilmek dokumakta…

Ahali; kendilerine ekol olarak seçtikleri, örnek aldıkları, öykündükleri liderleri/öncüleri/büyüklerini taklit edip edindikleri bu hasletleri içselleştiriyor. Özellikle genç nesiller üzerinde bırakılan bu kir tortularını 50 yıl temizleyemeyiz. Ne de olsa bunlarla birlikte doğup bunların muktedirliği dâhilinde büyüdükleri için bu figürlerden başkasını görmedi gençlik, kabul gören bu davranışları bilinçaltlarında doğru olarak addediyorlar, onlar da haklı. Ama bunlardan başka, ahlakî değerlerde var ve hâkim anlayış olarak işlerlik kazanacaktır elbet bir gün…

Her şey okullardan başladı… Modern dönemde kirli zihinlerin icat ettiği en kirli ve en etkili yöntem olan zorunlu eğitim, topraklarımızda da cumhuriyetle birlikte hayatiyet bulup “Tevhidi Tedrisat Kanunu”yla uygulanmaya başladığından bu vakte kadar devlet için bulunmaz bir formül hâline geldi. Militarist bir mantıkla tek tip vatandaş yetiştirmenin beşiği olan okullarda, hâkim bir müdür/öğretmen figürüyle tanışan masum bir çocuk, sıra sıra dizilmiş sıralarda sıralandırılıp her gün yoklamalardan geçip zil sesiyle dışarı zil sesiyle içeri sokulup tekrar sıralandırıldıkları bir eğitime tabi tutulduk/tutuldular/tutulmaktalar. Hocanın iktidar alanında söz hakkı olmayan, özgürlüğü olmayan, fikir beyan edemeyen, eleştiremeyen, sorgulayamayan, soru soramayan, itiraz edemeyen bir sistemden geçmekteyiz. Bir hata yapsa, birilerini rahatsız edecek, bir soru soracak olsa veya bir şeye itiraz etmeye kalkacak olursa disipline sevk edilmeyle, cezalandırılmayla, olmadı uzaklaştırılmayla terbiye edilen bir toplum; bu eğitim sonrasında ticaretini de, aile yapısını da, sosyal etkileşimlerini de, yöneticilerle ilişkilerini de bu kodlarla şekillendirecektir elbet. Bu toplumda yönetici olmak kolay, ne desen yaparlar, tasdiklerler, desteklerler, isterlerse desteklemesinler. Ne âlâ memleket…

Hamasetle büyütülen bir nesil… Tutarsızlığın bir ahlak olarak öğretildiği bir nesil… Amaçları doğrultusunda her yolu mubah görüp önlerine geleni ezmekten çekinmeyen, ahlaksız bir nesil… İlkesiz, idealsiz, sorumsuz bir nesil… Ehliyeti ve liyakati geçer akçe olarak görmeyen, dayı edinme yolunda önlerine gelene yardakçılık eden bir nesil… Makam/mevki yolunda onurlarını, özgünlüklerini, benliklerini satan bir nesil… Kendilerince ulvi emeller uğrunda işlenilen/işledikleri adaletsizliği, haksızlığı, zulmü makul ve meşru gören bir nesil… Bu mu? Bu mudur arzunuz?

Bu kişilerle bir gelecek inşa edilemez. Bizler, neslimizin özgür, ferah, adil bir dünyada yaşamasını isteyenler olarak bu gidişata dur demenin vaktinin gelip de geçtiği kanısındayız. Hepimiz yarınımız için, yarın çocuklarımızın huzur/güven/selamet içinde yaşaması için çırpınıyoruz. Düşünmeyen, düşünemeyen, düşünmesi en hafif ifadeyle kerih görülen bir toplumda nesillerimizi nasıl yetiştiririz ki. Yok eğer tek tipleşmiş, koyunlaşmış, her esen/estirilen rüzgara kapılıp savrulacak, popülist, uyuşturulmuş, kültürsüz, ahlaksız, ilkesiz, idealsiz bir nesil yetiştirmekse arzunuz bilin ki sırf kendi çocuklarımız için değil, sizin temiz evlatlarınız içinde buna izin vermeyeceğiz… Her ne kadar elinizdeki güçle topluma yüksek dozda uyuşturucu nakşetseniz de, Yaratanımız tarafından fıtratına nakşedilmiş özgürlük arzusuyla yanıp tutuşan bir nesli karşınıza dikeceğiz…   

Artık devlet dairelerinde, bürokrasi içinde, özel şirketlerde, sosyal arenada dahi bu anlayışlar hâkim durumdadır. Özgün düşünebilme, yanlışa itiraz edebilme, fikrini beyan edebilme iradesini kaybetti herkes; korkak, onursuz bireyler hâline gelindi. İnsanlar, yaptığı iş içinde üstüne karşı en basit bir yanlışı bile dillendiremiyor artık, üst mertebedeki idarecinin hatasını eleştirip giderme yetisini bile kaybetti. Çünkü sistem bu mantık üzerine kurulu… İnsanoğlunun düşünme, soru sorma, itiraz etme, isyan etme duygularını öldürdüğün vakit hele de gençlerin hele de çocukların bu fıtri dürtülerini bastırdığın vakit o toplumdan bir hayır gelmez… Kişi robotlaşmak yerine özgürce düşünüp fikrini ifade edip bir şeyler üretmeye yönelmelidir.

“Siz düşünmeyin, biz düşünürüz” diyorlar zımnen… “Bu ülkeye sosyalizm gelecekse, onu da biz getiririz” diyen Demirel anlayışı canlı kanlı karşımızda durmakta. İnsanlar, özgün bir düşünce içinde değer üretmeye meylettirilmiyor, tam tersine “her şeyin en iyisini biz sizin adınıza düşünür yaparız, siz sadece bizi destekleyin/pohpohlayın/tasdikleyin” anlayışı hâkimdir. Bugün “doğru” dediğine yarın “yanlış” diyenin, bugün “buradan gidin” deyip yarın “şuradan gidin” diyenin arkasından yol alınmaz, arkasından gideni meçhule doğru sevk eder… Ne tür büyüleyen bir sirk sergileniyor ki; bu denli tutarsızlıklar dahi görülmüyor, garipsenmiyor ve daha hâlâ arkasından sel gibi gidiliyor.   

Toplum/insan ilk önce düşünebilmeli, düşüncelerini ifade edebilmeli, doğruyu/yanlışı ayırt edebilecek bir basirete sahip olmalıdır. Ama tarih boyu gözlendiği üzere muktedirler düşünen bir toplum arzu etmezler, öyle olsa kendi sonlarının geleceğini gayet iyi bilmektedirler.

Geçen seneler dillendirilen “toplum dindarlaşıyor” söylemlerinin tersine “toplum sekülerleşiyor” hem de kayda değer bir hızla… “Din/dindarlık buysa bizden uzak dursun” diyerek özellikle gençler dünyevileşme eğilimi gösteriyorlar. Zihnen bakir gençlerden ziyade toplum içinde muhafazakâr aidiyetleri olan bireyler bile dinden soyutlandılar. Bu noktada “İslam” demiyorum, İslam adı altında İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan figür ve söylemlerin hâkim olduğu bir din işlevseldir. İnsanlar da “bu sahte dinden, vebalı gibi kaçayım” derken ne yazık ki İslam’dan uzaklaşmaktalar. Evet, onların dini yaygınlaşıyor. Yani “toplum dindarlaşıyor” cümlesindeki ‘din’ İslam değil, ne olduğu belirsiz tabular yığınıdır…

Ahlakî değerlerin hâkim olup toplumun sorunlarına çözüm üretemediği, daha doğru ifadeyle hâkim olup çözüm üretmesine mahal verilmediği için ahali, bu değerlerden/ilkelerden/ölçülerden umudunu kaybetti. Bireysel olarak bu değerleri ayakta tutan birçok güzel insan mevcut ama ne yazık ki, toplumun kahir ekseriyetine yansımadığı için etkin bir boyutta değildir. Bu etkinsizlik de umutların yitmesine neden olmaktadır. Hatta bugün bu değerlerin varlığı dahi unutulur hâle geldi.

Rabbim neslimizi muhafaza etsin… Nefsine kurban olmuş aşağılık mahluklara fırsat vermesin…

Posted in Genel

Hamasetin, Irkçılığın, Sığlığın Hâkim Olmasından Rahatsızız

O kadar basit, o kadar sığ, o kadar hamaset dolu günlerden geçiyoruz ki; belirtmeye, dillendirmeye, dikkat çekmeye bile utanıyoruz… Hamaset; aklıselim ile düşünebilmeyi, doğruya ulaşma olasılığını ortadan kaldırır, zihinleri sığlaştırır. Böyle bir atmosferde düşünülenlerin, verilecek kararların, yapılacak işlerin doğru olması mümkün değildir. Gelin durun, düşünün ve aklıselimi işletin, yoksa her geçen gün nesillerimizin fiilî ve zihnî yaşam alanlarını öldürmekten başka bir sonuç elde edemeyeceğiz…

Tamam, doğru ya da yanlış bir şeyler yapılacaksa, yapan kişi amacı doğrultusunda olumlu bir sonuç almak istiyorsa dahi hamasetle bir işe kalkışmamalıdır. İlk önce bir düşünür, hesap kitap yapar, istişareyi işletir, getiri götürü hesabı yaptıktan sonra maksimum fayda güderek bir işe kalkışır. Ama son dönemlerde yöneticilerimizde, aklıselimi yansıtan hiçbir ama hiçbir ibare göremiyoruz. Tamamen ama tamamen taassupla, hamasetle, asabiyeyle, hırsla işleri yürütüyorlar. Halkın anladığı ve istediği dilde bu ki, bu gidişata karşı çıkmayı boş verin, onu desteklemekteler.

Bu dil, anlayış ve mantıkla hayır gelmeyeceği aşikârdır. Bu tablodan anlaşılıyor ki; ya yöneticiler ne yaptığını bilmiyorlar ya da ülke için olumlu sonuç alma gibi bir amaçları yok…

Bu işletilen hamaset dilinin kaynağı, duygusal bazı damarlardan ziyade Türk milliyetçiliği üzerine bina edilmektedir. Manipüle edilmeye müsait halk kitlesiyle birlikte kendi iktidarlarını koruma amacıyla çırpınanlar bir yana, dün milliyetçilikle kıyasıya mücadele eden Müslümanların, bugün ırkçı anlayışın taşıyıcı kolonu olmasını esefle izliyoruz…

Sürekli Rabia işareti yaparak, “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” diyerek dolaşanlar İslam’a savaş açmış konumdadırlar. Müslümanlar olarak biz bu savaşın bir tarafıyız, hâkim olan bu anlayışlarla, fikirlerle, zikirlerle her müminin mücadele etmesinin üzerine farz olduğunu düşünüyoruz. Burada nefsimizden hüküm belirtmiyoruz, bundan Allah’a sığınırız. İhtilafın olmadığı gayet açık ve net olan bu hususu, son Nebi’nin kendisi Veda Hutbesi’nde “kavmiyetçilik ayağımın altındadır” vurgusuyla gayet açık şekilde akledenlere belirtiyor, ayrıca Kur’an Kerim’in Hucurat/13. ayetinde vurgulandığı üzere “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler hâline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, haberdardır.” diyerek Arap’ın Acem’e, Türk’ün Kürd’e hiçbir üstünlüğünün olmadığını vurgulayarak ırkçılık yapmamamızı telkin ediyor, daha birçok ayette olduğu gibi… Son olarak da hemen altında görüleceği gibi, birçok muhaddisin de aktardığı üzere, Hz. Muhammed şöyle buyuruyor: Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” (Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28)

Değerlendirilmesi gereken bir başka önemli husus şu ki; belirtildiği üzere Amerika’yla savaş hâlinde olunduğu düşüncesinde değiliz. Eğer bir savaş zemini yakalanmışsa, sizden çok daha samimi/tutarlı/erdemli birçok insan var, bunlar savaşır ve memnuniyet de duyarız. Ayrıca sürekli avaz avaz bağırıp “onları bırakın, bizlerle müttefik olun” diyen bir odağın Amerika’yla savaştığını söylemek, söylense bile buna inanmak kadar abes bir şey olmasa gerek.

Dedikleri gibi olsa dahi; kişi bir şey yapacaksa kendi belirlediği zamanda, yerde ve yöntemlerle yapmalıdır, gazla/hamasetle/hırsla değil. ABD oturduğu yerden kendi istediği zamanda, kendi istediği yere, kendi belirlediği şartlarla, kendi çizdiği sınırlarda bizi bir savaşa sokuyor ve sonrasında oval ofiste ergonomik koltuğuna yaslanıp gülerek izliyor, sen de çıkmışsın “büyük şeytanla savaşıyoruz” diyorsun… Diyecek başka bir şey yok…

Üretilen korkularla bastırılmanın zirvesini yaşıyoruz. Yaptıkları gün gibi açık olan hatalarını dillendirip karşılarında duran (ki yapması gerekenlerin çok küçük bir boyutunu yapan) makul bir şekilde eleştiren kişileri o kadar basit hatta çocukların dahi güleceği bir mantıkla terörize ederek akıllarınca bertaraf etmeye çalışıyorlar ki, hayıflanmamak elde değil. Ne içiyorlar, hangi kafayı yaşıyorlar, nasıl bir mantıkla zihinleri çalışıyor, bizler yoğun analizler sonrasında dahi anlamlandıramadık.

Furkan Vakfı’na, film sahnesi çeker edasıyla yapılan zulmü de şiddetle reddediyor, esefle izliyor ve kardeşlerimizin yanında olduğumuzu vurgulamak istiyoruz… Kemalist ideolojinin sahnelediği zulümlerin aynı yöntemlerle sergilenmesini üzülerek izliyoruz. Geçmişte İslamî veya Kürt kimliği olanlara yapılanlara ek olarak, şimdilerde (yine İslamî ve Kürt kimliği olanlar yanında) Kemalist odaklara da yapılmaktadır. Değişen pek bir şey yok, iktidar olanlar kendisine biat etmeyenleri ezmeye devam ediyor. Sevinerek belirtmek istiyoruz ki; bu süreçte bir kazanımımız oldu. Kemalistlere hak nedir, haksızlık nedir, adalet nedir,  özgürlük nedir, zulüm nedir tersten de olsa maruz bırakarak öğrettik… İleride ezkaza iktidarı ellerine aldıklarında bunlardan dersler çıkartmış olurlar inşallah. Ama tarih boyu tekrarlandığı üzere, iktidar hırsına bürünüp bunları da unuturlar sanırım, bizler o vakitte yine dik duruşumuzdan taviz vermeden karşılarında olacağız. Bir umut işte..:) Belki dersler alırlar…

Misal, güncel bir örnek verecek olursak; Afrin’e yönelik harekâta, olabilecek en makul bir dille “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” diyerek karşı çıkan Türk Tabipleri Birliği’ne (TTB) yapılan operasyonu zihinlerinde şöyle meşrulaştırmış garipler. Yetkin bir hükümet yetkilisi, “siz hiç bu kurumun, ‘terör eylemi bir halk sağlığı sorunudur’ diye bir açıklamasını gördünüz mü?” diye sorup, o kıt aklıyla şu çıkarımda bulunuyor: “Bu tür açıklamalar terör propagandasıdır”…  Bir başka yönetici: (diğer savaşa “hayır” diyenler içinde geçerli) “bu terörist sevicilerin bugüne kadar, barışa ‘evet’ dediklerini duymadık” diyerek terörle bağdaştırabiliyor. Ve bunun gibi daha birçok kısır, sığ, basit çıkarımlarla ülke yönetiliyor…

Kendimize zûl addediyoruz ama yukarıdaki örneklerin mantıksızlığını vurgulayıp değillemeye çalışalım âcizane; başta her şeyi bir birine karıştırarak hakikati kirletme yönteminden vazgeçmek gerekir, her olgu/olay/mefhum kendi içinde değerlendirilir. Bir terör eylemini kınamak ayrı bir konudur, devletin yaptığı yanlışları ayrı, her biri ayrıca değerlendirilip konuşulur. Yok “sen bunu niye konuşmadın” diyerek “onu da konuşamazsın” demek kadar abes bir şey yoktur. Bu sığ eşitleme mantığını işletip amaçlarınız doğrultusunda kitleleri ikna etmeye çalışmak ahlaksızlıktır. Bu tür eşitlemelere gitmek zorunda değiliz, her konu kendi veçhesinde, zamanında, yerinde konuşulur. Ayrıca samimi ve tutarlı olunacaksa (bu basit anlayışı) karşı taraftan beklediğiniz oranda işletmeniz icap eder… Ki; sizlerin olumlu manada yaptıklarınızı dillendiren çok zaten, bizlerin de ekstra belirtmesine gerek yok, aynı şekilde yerel veya küresel terör odaklarının işlediği cürümler her an, sürekli belirtilmekte, bizler için kabul edilemez bu unsurlara ihtiyaç hissedilirse parmak basarız, merak etmeyin. Hakkı savunmak, haksızlığın karşısında durmak, onurlu insanların ve biz Müslümanların işidir elhamdülillah, bizler, daha ziyade aslında su gibi berrak olan ama gözden kaçırılan, vitrinde sergilenmeyen, üzeri örtülmeye çalışılan yanlışlıklara/haksızlıklara/zulümlere parmak basma taraftarıyız… Ve bunu yılmadan, yıkılmadan, bıkmadan yapmaya devam edeceğiz…

“Savaşa hayır” demek “barışa evet” demektir zaten… Bölgedeki masum sivillerin kaçınılmaz olarak ölme olasılığını dillendirmenin yanı sıra “savaşa hayır” demek, devlet tarafından hedefe alınanlardan ziyade başta savaşın müdahili olup kapsayan bizlere yöneliktir ve zımnen “biz savaşmak istemiyoruz” demektir. Bir taraf olmaya zorlandığımız bu tabloda bir vatandaş olarak “savaş istemiyoruz” deme hakkımız yok mu? “Muktedirlerin keyfine göre ve hataları her hamlelerinde tekrar tekrar tescillenmiş hamasetle işlettikleri dış politikalarıyla yol almak, savaşmak zorunda mıyız?” diye sormak veya istememek, karşı olmak en doğal hakkımızdır.

Halkın içinde, düşünebilen büyük bir kesim de sessizliğiyle bu mantığın/mantıksızlığın hâkimiyetini güçlendiriyor. Sanki bir akıl tutulması yaşıyoruz uzun zamandır, zihinler dumura uğramış, gözler görmüyor, kulaklar sağır, diller lâl olmuş… Daha fazla geç olmadan uyanalım, yoksa bir gün gözlerimizi açtığımız vakit ülkemizin fiilen ve zihnen harap olduğunu göreceğiz… Bizler özgürlüğümüz, onurumuz, hakikat mücadelemiz için yaşıyoruz, özgür ve onurlu olarak verdiğimiz bu hakikat mücadelesini de adaleti ve ahlakı hâkim kılmak, kılınan bu zeminde nesillerimizin güven/huzur/adalet içinde yaşamaları için veriyoruz…

Bizler, huzur, güven, adalet içinde yaşamak istiyoruz… Adaletin/hukukun ayaklar altında olduğu, uzun zamandır güven hissinin nasıl bir duygu olduğunu dahi unuttuğumuz, huzurun zerresinin kalmadığı şu günlerde herkes durup bir dakika düşünmeli artık; sorunun kaynağı kim, ne ve hangi anlayışlardır?

Posted in Genel