Artan Vergi ve Zamlardan Rahatsızız

İktisadi sıkıntı ve sıkışmışlığı vergileri ve cezaları artırmanın yanında zam üstüne zam yaparak geçiştirmek kolaydır. Bu çözüm yolunun taşları, siz ve kodamanlarınızın ayağına batmıyor olabilir ama bu taşlar, halkın ayaklarının yanı sıra sinir uçlarına dokunuyor.

“Ekonomi kötü, uçuruma sürükleniyoruz” demek, ülkenin kuyusunu kazma arzusunda olanların değirmenine su taşımak değildir, gerçeklerle yüzleşip çözüm aramaktır. Tam tersine, gerçekleri görmezden gelerek, üzerini örterek, yalanlarla geçiştirme eğiliminde olanlar kuyuyu daha da derin kazmaktadırlar. Bu üslupla, belki de farkındalık içinde olup alınabilecek bir önlemi alma ihtimalini de ortadan kaldırmaktadırlar.

Ekonominin iyi mi kötü mü olduğu, dijital verilerden değil sokaktan ölçülüp tanımlanabilir. Uluslararası dengelere, (çoğunu kendi yan şirketlerinin oluşturduğu) ithalat-ihracat istatistiklerine veya kayıt altına alınmış diğer dijital verilere bakıp ekonomi iyi veya kötü olarak tanımlanamaz. Ancak kayıt dışı ekonomi ve sokağın nabzı da tutularak sağlıklı sonuca ulaşılabilir.

Gerçekleri istatistik kurumlarının sipariş üzerine hazırladığı raporlar üzerinden dile getirilen “%7,4 büyüdük” yalanlarıyla örtemezsiniz… Aslında bunlara değil, ilkokul matematik hocalarına kızmak gerek, bunlara dört işlemi dahi öğretememişler anlaşılan. Nasıl ve hangi verilerle hesap yapıyorsunuz, dalga mı geçiyorsunuz siz bu milletle? Özelleştirip sattığınız ülkemizin değerlerini büyüme oranlarına katıyorsanız çok daha fazla bir oran çıkar tabii. Artı değer üreterek yapılan büyümeye “büyüme” denir, özelleştirmelerle arttırdığınız kasa, olsa olsa yarını satılmış bir gelecek demektir.

Özelleştirme, yalnızca KİT’lerin satılmasıyla sınırlı kalmadı. Ücretsiz sunulması gereken hizmetler, eğitim, sağlık, kent hizmetleri de büyük ölçüde paralı hâle getirildi. Yaşamın her alanı paralı hâle getirildi. Son günlerde gündem olan şeker fabrikalarının satışı yapılmaya başlandı ve şaka maka hepsi satılacak gibi… Elimizdeki bütün “(K)amu (İ)ktisadi (T)eşebbüsü” işletmeleri bir yana taşınmazlarını ve hazine arsalarını satarak, ek olarak özelde yabancılara satış kolaylığı sağlayarak hususi toprakların da satışı hızlandırıldı. Bu süreçleri, İslamî ve milli kisve altında yürütülen neo-liberal politikalarla işlettiler, ne yaptılarsa ak görünümlü kara bir örtü ardında yaptılar, yapmaya hızla devam etmektedirler.

İki sene evvel hayata geçirilen varlık fonu ise milletimize son darbeyi vurmuştur, bu keşmekeşte pek fark edilmese de etkileri daha sonraları hissedilecektir. Kısaca bahsedecek olursak; devlet bütçesinde olan kayda değer (elimizdeki son milli servetimiz olduğunu vurgulayalım) BOTAŞ, THY, Ziraat Bankası, Halkbank, PTT, Milli Piyango, Borsa İstanbul, Türkiye Petrolleri, Turksat, Çaykur, Eti Maden (şaka değil araştırabilirsiniz, 15 Temmuz tiyatrosu sahnelenirken geleceğimiz olarak gördüğümüz bu kurumlar ellerimizden kayıp gitti) varlık fonuna aktarılıp şirket statüsünde işletilecektir. En mühim nokta ise, bütçe dâhilinde olan bu yapılar, Sayıştay ve Meclis teftişinde iken şimdi hiç kimse tarafından soruşturulup sorgulanamaz konumdadır. Kendi deyimleriyle “bu değerleri ipotek gösterip Batı ve Arap ülkelerinden beş katına kadar kredi çekilip ülkeye yatırım olarak döndürülecektir.” Doğru işletilemezse, elimizdekini boş verin, beş katı kadar daha borçlanmaya hazır olun yakın bir gelecekte…

OHAL dâhilinde yaşadığımız bu günlerde, bu yapıların ne şartlarda ipotek edilerek ne kadar kredi çekildiği, elde edilen finansla ne şartlarda neler yapıldığına dair bilgi yok, sorma cesareti gösteren varsa buyursun sahneye…

İstikrar istikrar diye diye milletin teveccüh gösterdiği bu iktidar, yollar/köprüler/binalar yaparak gelişim ve iyileşme var havasıyla arka planda ülkenin içini boşalttı, kimsenin ruhu duymamakta. Ahali, gözünün gördüğü zahiri hizmet ve yapılaşmaya bakarak gözünü perdelemekte, arka planda yalanlarla örülen muhtemel acı tablonun farkında olmadan mevcuda mahkûmiyet içinde hayat sürmektedir.

Israrla dillerine dolayıp prim yaptıkları gibi bir hizmet de, kalkınma da söz konusu değildir. Yap-işlet-devret mantığıyla yürütülen süreçlerde hükümetin yaptığı bir şey yoktur. Orta ve uzun vadede kâr elde eden büyük şirketler, köprüleri, hastaneleri, yolları, havaalanlarını ve muhtelif yapıları inşa etmekte ve bu tabloda kâr eden şirketler olduğuna göre doğal olarak zarar eden de bizler oluyoruz, geçmiş olsun… Bir gelişim, kalkınma, büyüme, hizmetten söz edilecekse bu; bahsi geçen kurumun kendi öz sermayesi veya elindekinden hariç ürettiği artı bir değeri buraya kanalize etmesiyle olur. Özelleştirmelerle ülkeyi satıp, yap-işlet-devret formülleriyle geleceğimizi ipotek altına alıp yapılana başka bir şey denir. Ve kusura bakmayın bunu ebem de yapar, önemli olan yönetim kabiliyetiyle üretilen ekstra bir değerle hizmet sunmaktır.

Resmi kurum ve yapılaşmalardaki israftan rahatsızız… Öyle ya da böyle iktisadi bir sıkıntı var ise tasarrufa gidilir. Hatta devlet, sosyal devlet olma gereğini devreye sokup milletin asgari ihtiyaçlarını şekillendiren elektrik, su, doğalgaz, telekomünikasyon, mazot, gıda gibi kalemleri sübvanse edip zam yapmadan zararına satış yapmalıdır. Tabii bu tarz zararına hizmet sunma söz konusu değildir, çünkü bu hizmetleri veren yapıların hepsini özelleştirdikleri için fiyat politikalarını da salt kâr amacı güden şirketlerin eline bırakmış durumdalar. Geldiğimiz noktada, maalesef devletin elinde olmayan bu kurumlardan da doğal olarak sübvansiyon beklenemez.  Yine de işin içinden çıkılamıyorsa, tasarrufa gidilir, israfa değil, AKsayar’ın harcamaları dahi birçok yaraya merhem olabilir.

Küçük esnafın yok olmasından muzdaribiz. Yarın bankalar batsa, çiftlikler boşaltılsa, şirketler nakitlerini yurtdışına kaçırsa, küresel krizlerden kaynaklı dalgalanmalar tusinamiye dönüşse ülke ekonomisini ayakta tutacak unsur esnaflardır. Liberal ekonomi politikalarıyla ülkenin sigortası olan küçük esnafa, mahalle kasabına/bakkalına/terzisine hayat hakkı sağlamayacak bir süreci sürekli işleterek sigortalık işlevi küresel odaklara teslim edilmiş olur. Yarın istediği vakitte tek bir parmağıyla usulca butona basıp sigortayı kapattığı vakit kimden medet umulacak, merak ediyoruz. 

Düzeni sağlamak ve sorumsuz vatandaşlara haklı olarak kesilen cezalardan ziyade, “devletimizin” bütçe açığını kapatma ihtiyacına binaen ihtiyaç duyulduğu dönemlerde sipariş üzerine keyfi kesilen idari ve trafik cezalarından çok çok rahatsızız… Bu mantığın makul ve sürdürülebilir bir tarafı yoktur.

Vergiler esnafın belini iyiden iyiye bükmüş durumdadır. Rakamları verip alt alta ayrıntıları sıralamaya kalkarsak, listemiz okumaya bile tâkat getiremeyeceğiniz kadar uzun olur.  Eğer bahsedildiği gibi ülke ekonomisi iyi ise, vergilerin düşürülerek ahalinin daha da nefes alması sağlanması gerekmez mi? Zam konusu ise ayrı muamma; yakıttan her türlü gıdaya, ilaçtan iletişime, ulaşımdan cezalara kadar hayatımıza dokunan her alana yapılan zam oranları makul bir düzeyde olsa baş üstüne amma velakin zam oranları sırtlanabilecek düzeyleri geçeli çok oldu, ahali nefes alamaz seviyededir.

Ek olarak; sadece ülkemiz için değil, küresel çapta ekonomik krizlerin arka planında savaş ekonomisi yatmaktadır. Bu politikalardan kaynaklı ekonomik daralmanın faturalarını, istatistikleri şekillendiren şirketlerden ziyade halk ödemektedir. Dünya çapında savaşa harcanan meblağın bir kısmı bile bütün iktisadi sorunlara çözüm olabilir. Hiç olmadığını (bu hayal tabii) farz ettiğimizde ise, Dünya’da yokluk çeken bir Allah’ın kulu dahi kalmayacaktır.

Her alanda kendi kendine yetebilen, üç tarafı denizle kaplı, tarım ve hayvancılık imkânları üst seviyede olan, maden ve enerji kaynakları fazla, Allah’a şükrü gerektiren bu güzide toprakların emanetçilerinin sıkıntı yüzü görmesi, doğru yönetilip yönlendirildiği takdirde çok zordur. Küresel faiz çarkı ve liberal politikalarla aç kurtlara yem edilen bu topraklar bunu hak etmemektedir. Hırsızlık, yalan, yolsuzluk, israfla tarumar edilerek kirletilen değerlerimizi, birlikteliğimizi, dayanışmamızı, huzurumuzu sağlayarak bereketlendirip temizleyeceğiz inşallah.

Posted in Genel

Tek Tip Vatandaş Profilinden Rahatsızız

Tarih tekerrür edip dönüyor. İnsanoğlunun iktidar hırsı ve kazanımlarını koruma içgüdüsüyle yürüttüğü saçmalıklar, edindiği muktedirlik oranınca artıp azalmakta. Statüko olgusu, aktör ve form değiştirse de bütün kasvetiyle toplumların üzerinde kara bir bulut misali öylece durmakta.

Geçmişte Kemalist statüko; ceberut baskıları, terörize edişleri, manipülasyonları, medya oyunları, basitlikleriyle toplumu baskılayıp doğru bildikleri minvalde tek tip vatandaş oluşturma gayretindeydi. Muktedir oldukça aslında daha da yalnızlaşmışlardı, aciz ve çaresiz bir hâlde kazanımlarını koruma namına saçmaladılar, basitleştiler, haksızlıklar üstüne haksızlıklar yaparak kendi sonlarını getirdiler. Toplum nezdinde iyiden iyiye meşruiyetleri kalmayınca gelinen noktada toplumsal bir dönüşüm yaşandı. Ama sonrasında iktidarı eline alıp güçlenen yeni aktörler, aynı şekilde, güç sarhoşluğuyla kendilerini kaybettiler. Tarih iyi okunduğunda rahatlıkla görülecektir ki; toplumlar tek tipleştirmeye, otokratik anlayışlara, baskılara tahammül etmemektedirler.

İçinde bulundukları büyülenmiş atmosferde kendilerini hak görmeye devam etseler de, tek tipleştirmeyi başardıkları medya organlarıyla ahaliyi büyülediklerini zannetseler de tarihin tekerrür edip karşımıza farklı bir formda çıkardığı baskıcı rejimler, yine yerin dibini boylayacaklardır. Özgür ruhlar, özgün kimliklerini, ilkelerini, ideallerini, umutlarını terk edip tek tipleşmeyeceklerdir.

Biz Müslümanlar, geçmişte Kemalist statükonun karşısında nasıl dimdik durduk ise şimdilerde cari olan Tayyibist statükonun da karşısında dimdik duracağız. Ve her ne olursa olsun bu muhalif duruşumuzdan zerre miskal geri adım atmadan hak bildiğimizi söylemekten geri durmayacağız.

İçinde bulunduğumuz atmosfer insanların eleştirme yetilerini öldürdü, bu anlayışın olmadığı bir insan aslında boşlukta yaşıyor demektir. İrade gösterme, seçme, itiraz etme, sorgulama, eleştirme yetilerini kullanmayan bir varlığa “insan” denmez, olsa olsa “koyun” denebilir. Eleştirel mantık ve dil, yerini tamamen itaat ve korkuya bırakmış durumdadır.

Kendi basit anlayışlarından hariç hiç kimseye hayat hakkı tanımayan, kendi sığ mantıkları dışındaki her düşünceyi ötekileştiren, kendilerini hak karşılarındaki her oluşumu batıl olarak tanımlayıp yol alan, zulümle bezenmiş kendi yollarında yürümeyen herkesi öteki/hain/terörist olarak yaftalayıp yok etme eğiliminde bir yapı karşımızda durmakta. Devlet dairelerinde, bürokraside, yargıda, belediyelerde, üniversitelerde, sokak ve parklar dâhil kamusal alanda hatta ve hatta özel alanlarda dahi kendilerinden olmayanlara yaşam hakkı tanımama yolunda her geçen gün bir adım daha atmaktalar.

Son yıllarda bariz hissedilen güç sahiplerinin bu eğilimi, 15 Temmuz bahane edilerek ilân edilip pervasızca devam ettirdikleri OHAL politikalarıyla daha da hız kazanmıştır. Olağanüstü hâl; mutlak şeffafsızlık durumudur, şiddetle hukukun ayırt edilemediği noktadır, hukuktan azade bir alan yaratır.

Tek adam anlayışının hâkim olduğu dönemlerde tek tipleştirme eğilimleri daha da baskınlaşır, geçmişteki tek adam yönetimlerinin uygulamalarının aynılarını ve dahi daha fazlalarını görmekteyiz. Bu otokratik tipler, geçmişten dersler çıkartıp her geçen dönem anlayışlarını geliştirerek toplumlarının başlarına bela oluyorlar maalesef.

Beyaz Türklerin, Türk etnik yapısı üzerine inşa etmeye çalıştığı tek tip vatandaş ideallerini, tahayyül dahi edemeyecek şekilde AK Türkler oluşturmayı başardılar. Mevcut sistemi ayakta tutan maya ve tek tipleştirme zemini, Türk ulus kimliğidir. Özgün, özgür, farklılıklarıyla bir toplum inşa etme rüyasında olan temiz ruhlu bireyler bunu asla kabul etmeyecek ve karşılarında duracaktır.

Sesleri her geçen gün daha fazla çıkmakta, suçluluk psikolojisinden kaynaklı sanırız… Zulmün karşısında yeteri kadar ses çıkmıyorsa sanılmasın ki, makul ve meşrudurlar. Bugün tekelleştirdikleri medya organlarında, baskıladıkları sosyal medyadaki amigolarının böğürmeleri, kalemşorlarının zırvaları, tarafgirlerinin hamaset dolu kusmukları hâkim gibi görünse de sessiz çoğunluk nezdinde hiçbir karşılıkları yoktur.

Dünya üzerindeki tek tipleştirme düşünceleri, dünya üzerindeki renkliliği siyah ve beyaz tonlarına indirme düşüncesiyle aynıdır. Tek tipleştirmenin faşizan bir tutumla yapılmaya zorlandığı akımlarda insanların tekliği, aynılığı, farklı düşünemezliği temel çıkarımlardan biridir. Politik bir özne olan insan, hırs, makam düşkünü olmaya başladığında koltuğunu kaybetmemek adına kitlesel kırımlar yapıp, toplumu kendi ideolojisine boyun eğmeye zorlar. Yakın tarihimizde gözlemlendiği gibi Hitler Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı, Stalin Rusya’sı ve insanlık tarihi boyunca gelip geçen diktatörlerin örneklikleri bugünümüze ışık tutmaktadır.

Herkesi Türklük üzerine tekleştirip; kendilerine mutlak itaat eden çıkarcı, tutarsız, kaypak, korkak fertlerden oluşmuş bir toplum inşa etmektense. Eşitleyecekleri bir ideal arayışında iseler, ayeti kerime bize yol göstermektedir. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat Suresi: 13)

Tek tipleştirme, kişinin bireysel farklılıklarını ortadan kaldırarak üzerinde tahakküm kurmayı kolaylaştırır. Güç elde etme ve hâkim olma istidadı sonucu diğer insanları ezme ve insanı kendi istediği şekle sokma hastalığıdır bu. ALLAH’u Teala isteseydi insanları tek ümmet olarak yaratırdı. “…Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat sizi, her birinize verdiği şeylerde imtihan edecek. O hâlde durmayın, hayırlı işlerde yarışın. Nihayet dönüşünüz hep Allah’adır. O zaman O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (Maide Suresi: 48)

Posted in Genel