Bu Tabloya Mahkûm Değiliz

Mustafa tarafından tarihinde yayınlandı

Siyasilerin kullandığı, aslında basit bir yöntem vardır; işaret parmağıyla ufku gösterip “düşman orada” der ve bunu birçok yere uyarlar. Düşman üretir, tarafgirlikler, çatışmalar üretir; üretir ki halk kendisine mahkûm olsun ve arkasında dursun. Bu basit yöntemi Dünya’nın her yerindeki yerel yönetimlerde ve küresel çapta emperyal odaklarda görmekteyiz. Gören gözler için bunlar, politikacıların işlettiği hokkabazlıklardır ama üretilen korkular bizi çaresiz bırakıp bu tür gerçekdışı olgulara mahkûm ediyor.

“Bi’taraf olan bertaraf olur” tehdidi herkeseydi ve o tarihten sonra taraf olmaya zorlanıp korkular üretildi, (temel yanlış da buradaydı zaten) hiç kimse taraf olmak zorunda olmamalıydı, olunacaksa da sadece ve sadece HAK’tan yana taraf olunur. Biz Müslümanların muhalefeti, kişi veya kurumlara düşmanlığımızdan değil Hak’ka muhabbetimizdendir. Hak’ka muhabbetimiz, bizleri bâtıl ve beşeri odakların karşısında durmaya sevk eder.

Halk tarafından AKP’ye iktidar verilmesinin ve bu çarkın ilk yıllarda işlemesinin temel dayanağı (bizim tarafımızca yeterli ve inandırıcı olmamasına rağmen) kapsayıcılığı, çoğulculuğu, iktisadi kalkınma iddiaları, adalet ve hak vurgusuydu ama hâlihazırda esamisi okunmayan bu unsurların aksi işletilir hâldedir.

“Gidersem eskilere dönersiniz, gelecekte karanlığa boğulursunuz, mahvolursunuz, bertaraf olursunuz” mesajı sürekli verilip oluşturulan algının olasılık hesabı detaylıca irdelenip ona göre hareket edilmeli değil mi? Hakikaten öyleyse eyvallah ama ya öyle değilse, sorunun kaynağı mevcut yapıysa, sonrasına dair sürekli verdiği mesajlardaki olumsuzluklar olmayacak veya olanların müsebbibi de ya kendileriyse…

Herkesin ülkemiz/geleceğimiz/huzurumuz için haklı olarak tedirgin olduğu en bariz husus, iç savaş veya dış müdahalelerle coğrafyamızın çatışmaya sürüklenip bir Suriye, bir Irak, bir Libya olma olasılığıdır. Siyaset bilimciler, politikacılar, yorumcular bu olası olasılığı dillendirmekte, herkes kendince çözüm yolları aramakta, ahali tedirgin hâlde beklemektedir. O vakit yapılması gereken, ülke içinde birlikte yaşamayı öğrenmek, dışarıya da müdahale için bahane vermemektir. Dış müdahaleye veya iç çatışmaya sebep olma ihtimali bulunan bir numaralı unsur, güç sarhoşluğuyla iktidarını korumaya çalışan AKP’nin kendisidir.

Güya hak savunucusu edasıyla haksızlıkları giderme bahanesiyle, otokratik toplumlara demokrasi ihracatçısı görevini üstlenerek, içeride kutuplaşmaların arttığı bir ortamda hamle yapmayı kollayan savaş baronları için bulunmaz nimettir; haksızlıklar üreten, kutuplaşmaların had safhada olduğu tek adam yönetimleri. Hakikaten iç çatışmalarla/dış müdahalelerle ülkesinin bu tür bir tabloya revan olmamasını isteyen kişi, haksızlıklara karşı sessiz kalmak bir yana gidermeye çalışır, tek adamdan ziyade çoğulcu bir yapı için çırpınır, tarafgirliğin kurbanı olmayıp birliktelik yolları arar değil mi?

Baskı baskıyı ve doğru orantılı olarak yerel veya küresel çok daha büyük baskıları doğurur. Doğurmasını boş verin, (herkes tarafından malum olduğu gibi) tarihte istisnasız tekerrür ettiği üzere, baskı ters teper ve doğa kanunu gereği tepmeye de mahkûmdur. Bu şartlar dâhilinde mevcut yapıya mahkûm olmak bir yana, tam tersi bu tür olumsuz olasılıkların gerçekleşmemesi için nitelikli muhalefetimizi sürdürmeliyiz. Geleceğimiz, nesillerimiz, huzurumuz için…

Diğer taraftan iktidarını istikrarlı olarak devam ettiren mevcut yapı, bu devamlılığı alternatifinin olmamasına borçludur. Nevi şahsına münhasır yetilerinden ziyade, en baskın neden her çapta muhalefetin kendi acziyetinden, bir şey üretememesindendir. Bir şey üretilememiş olması, üretilemeyeceği veya mevcudun ideal ve doğru olduğu anlamına gelmez. Üretme olasılığı olan kurum ve akımları da zaaflı yönlerini kullanıp sisteme entegre etme konusunda mahir bir siyaset erbabı olan bu yapının sürekliliği, kendilerinin verdiği sadrazam örneğinde olduğu gibi, “siyaseti” iyi yapıyor olmalarından ötürüdür.

Aynı şekilde (son yıllardaki ekonomik sıkışmışlığı ve kapıya dayandığı halktan gizlenen krizi saklı tutarak) ilk yıllarında yakaladıkları ekonomik istikrarın dayanağı ise, kısa vadede ferahlık yaratan ama uzun vadede ülkeyi ipotek altına alan özelleştirme ve yap-işlet-devret formülleridir. Diğer taraftan, liberal ekonominin manevra alanı olan serbest piyasa ekonomisini yaygınlaştırıp, Türkiye’yi küresel bir pazar hâline getirip kapital güçlerinin önüne serme sözü vererek, Batı’nın ve Körfez ülkelerinin sermayesini buraya çekmesidir. Tabii bunlar bir başarıysa… Son dönemlerdeki sıkışmışlığı da, ülke olarak elimizdeki son kaynakları, oluşturdukları “Varlık Fonu”na aktarıp ipotek ederek alacakları kredilerle aşmaya çalışmaktalar. Yani üstün dehaları/gayretleri/özverileriyle üretilen bir artı değer yoktur ortada, bu tablo karşısında kötünün iyisi oldukları varsayımı dahi bir yanılsamadır.

Sürekli eski dönemlerle kendilerini kıyaslamaları da asla kabul edilemez çünkü iletişim ve teknoloji çağındaki imkânlarla eski dönemler bir tutulamaz. Bekli teknolojik imkânları fırsata dönüştürüp üretilecek artı değerlerle, iletişim çağındaki formülleri çözümleyip farklı gelir kaynakları üretip maliyetleri düşürüp kâra geçirebilecek birileri vardır. Madenler makul bir şekilde çıkartılabilir veya doğru enerji ve tarım stratejileriyle elimizdeki kaynaklar artı değere dönüştürülebilirdi. Küresel çapta liberal rüzgârın estirdiği serbest piyasa ekonomisini bastırmak yerine tetikleyip herkesi birbirine ezdirmektense, Medine örneğinde olduğu gibi, zihinlerde ve fiiliyatta pazarları hak merkezli inşa edecek, haksızlıklara, yolsuzluklara, hırsızlıklara mahal vermeyip kalkınmayı gerçekleştirecek bir yapı kurulabilirdi. Bize has kültürel ve İslamî değerleri değere dönüştürüp israfı engelleyip haramdan kaçınıp emeğe saygılı ve herkese hakkını iade eden, bu vesileyle iman ettiğimiz minvalde bereketi arttırıp bire bin veren başaklar nasibimiz olabilirdi.

Öte yandan şu hususu da belirtmeden geçemeyeceğiz: 15 yıldır bıkmadan usanmadan, bulundukları her mecliste, kongrelerde, meydanlarda dillendirdikleri gibi, “köprüler yaptık, şu kadar km yol yaptık, hastaneler yaptık, havaalanları yaptık, belediyeler ve hükümetimiz eliyle hizmet ettik” söylemlerini anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Ayıptır sorması, zaten işiniz bu değil midir? Başkaca görevleriniz var da ekstra bunları yapıp bizlere lütuf mu ediyorsunuz? Oto tamircisi aracınızı tamir edince sizden alkış bekliyor mu? Doktor hastalığınızın şifasına aracılık yapınca tebrik etmenizi mi bekliyor? Ya da kuaför saçınızı kesince sonrasında elini mi öpüyorsunuz? Bir kafeye oturup çay söylediğinizde çayınızı getiren garsona hayran mı oluyorsunuz? Garsonun işi çay getirmek, kuaförün, doktorun, tamircinin işi değeri mukabili işini yapmaktır. Halkın aralarındaki işleri idare edip hizmet versin diye seçip göreve getirdiği yöneticiler de, maaşını halkın vergilerinden alan ve halka (padişahlık değil) hizmetkârlık yapmakla mükellef olan memurlardır. Hâl böyleyken, görevliler köprü yapınca niye alkışlıyoruz, yol yapınca “helal olsun be ne yol yapmış ama” diyerek hayret ediyoruz, hastane yapınca sanki parasını cebinden verip de kullarına lütfetmiş edasıyla karşılıyoruz veya maliki olduğu bir metaı ikram mı ediyor kendi nefsinden, devletin imkânlarını adil bir şekilde yönetmek ve dağıtmakla görevli kıldığımız bir memurun verdiği hizmetten, işten/aştan, kömürden dolayı ona niye şükredelim veya borçlu olalım ki… Burada işveren halktır, yöneticiler de bizlerin çalışanı, bundan öte bir hukukumuz olduğunu düşünmüyoruz, var ise bizlere de belirtirseniz seviniriz ki hukukumuzu ve haddimizi bilip şükredelim, alkışlayalım, hayran olup eriyip bitelim…

Bu algının hâkim olmasına dair farkında olduğumuz (ama yanlış olduğunu bildiğimiz) bir şeyler var tabii: devletin kutsallığı, ya devlet başa ya kuzgun leşe mantığıyla ona mahkûm hissedilmesi, aynı zamanda devlet memurunun karşısında el pençe divan durulan bir gelenek. Tabii bu anlayışla basit bir memur karşısında bile düğme ilikleyen kişinin, daha dolgunlarına hangi gözle bakacağını düşünmek bile istemiyoruz. Bu sözleri, onları küçümsemek için sarf etmiyoruz, olması gereken yerlerini söylüyoruz. Başkan, bakan, belediye başkanı, milletvekilleri (adı üstünde milletin vekili) görev verdiğimiz memurumuz, bize hizmet getirmekle mükellef, maaşlı işçimizdir. Bürokrasideki görevlilerde, bizim göreve getirdiğimiz kişilerin bize hizmet vermesi için iş başına koydukları (yine maaşını bizim verdiğimiz) görevlilerdir sadece ve sadece… Başkaca hiçbir anlam, itibar, değer, yetki ve görevleri yoktur.

Tabii bu noktada da “bizler eskilerden daha iyi hizmet veriyoruz” diye anlamsız bir söylem ortalıkta dolaşıp karşımıza çıkıyor. Bir nebze değerlendirmeye alınabilir olsa da, bu “ehveni şer” mantığı kadar kölelik sistemini ayakta tutan başka bir anlayış daha yoktur Dünya’da. Kıyas yapılacaksa eğer, bu kıyas aynı zamanda, aynı şart ve imkânlara sahip olan iki veya daha fazla yapı arasında yapılmalıdır. Bir yanda 1960-70-80’lerdeki yağ ve ekmek kuyruklarını gösterip, bir diğer yanda şimdilerdeki (borçlanarak) rahat rahat yaptığımız alışverişler bizlere gösteriliyorsa, kusura bakmayın, bu kıyaslama ve çıkarımla bugünleri kutsayacak değiliz. Bugünlerin yanlışlarını görmezden gelecek değiliz. Bugünlerin haksızlıklarına sessiz kalacak hiç değiliz…

Ezcümle: hiçbir şeye ve hiç kimseye mahkûm değiliz. Kötünün iyisine çaresizler tamah eder, bizler çaresiz değiliz. Daha iyinin, daha doğrusu daha hayırlının peşinde/arayışında/gayretinde olmalıyız…

Selametle…

Kategoriler: Genel