Eğitim Sisteminin Sığlığından Rahatsızız

Dünya üzerinde imparatorlukların yıkılması ve ulus devletlerin ortaya çıkışı ile birlikte, merkezî yönetimler daha kuşatıcı ve güçlü hâle geldiler. Teknolojik ilerleme ile birlikte de bâkir alanlar toptan yok olmaya yüz tuttular. Artık iktidarlar, hükümlerini coğrafyanın her yerine daha rahat taşımaya başladılar.

Kapitalizm çağında iktidarların varlıklarını sürdürebilmeleri, diğer iktidarlarla mücadele edebilmeleri için halkları istedikleri biçimde karakterize etmeleri gerekmektedir. Bunun için en önemli unsur tabii ki okuldur. Ülkemizde bir insanın karakterini kazandığı 6-18 yaşları arasını okulda geçirmesi yasalar dâhilinde zorunludur.

Piyasanın beslendiği rekabetçi insan tipolojisi ilk olarak okulda ortaya çıkar. Anadolu halklarının kadim olan dayanışmacı kültürü, fedakâr insan yapısı ve mütevazı karakteri, okullarda yetişen nesiller aracılığı ile bozulmuş, ifsada uğramıştır. Not ve karne sistemi, sınav yapısı ve merkezî müfredata dayalı tek tip eğitim anlayışı, sürekli adaletsiz bir yarış içinde olan “bireyler” yaratmaktadır. Bu bireyler, hayatın hemen her alanında birbirlerini mağlup etmeye, geçmeye, ezmeye çalışmaktadır.

Nurettin Topçu’nun ifadesi ile “talebelik, artık bir ilim yolculuğu değil, diploma avcılığıdır”. Okul, teoriden ibaret, hayatın çoğu alanına tekabül etmeyen, piyasa içinde tutunabilmeyi asıl amaç hâline getirmiş gençlerin bir aracı olarak karşımızda durmaktadır.

Öte yandan eğitim meselesi, okul ve devlet elinde tekelleşen bir kavram hâline gelmiş durumdadır. Geniş ailenin dağıldığı, çekirdek ailenin ortaya çıktığı kent yaşantısında, çocuklarımızı KPSS puanına göre atanmış bir devlet memurunun ellerine bırakıyoruz. Kars’ın köyünde doğan bir çocuk, bir İstanbul genci tarafından eğitiliyor örneğin, aynı şekilde Bursa’da doğup o kültürde yaşayan birini Artvin kültürüne sahip biri eğitiyor. Dolayısıyla, kendi gerçekliğinden kopuyor, kültüründen ve ailesinden duygu olarak uzaklaşıyor.

Devletin resmi ideolojisi ve konjonktürel gelişmeler çocuklara hakikat olarak anlatılmakta, zihinlerine düşünsel sınırlar çizilmektedir okullar aracılığı ile. Bu meselenin muhtevası farklı dönemlerde değişse de, ahlâkı aynı kalmıştır. “1. Dünya Savaşı’nda Almanya yenildi diye bizde yenilmiş sayıldık” cümlesi, bizim neslimize tanıdık gelen bir argümandır örneğin.

Cumhuriyetin kuruluşunda Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile zorunlu hâle gelen bu çarpık eğitim sistemi, o günlerde de bugünlerde de mevcut ideolojiyi kutsamak üzerine eğitilmiş tek tip insan tipolojisi geliştirmektedir.

Eğitim kalitesinin ayaklar altında olduğu da ayrı bir tartışma başlığı… Son 40 yıldır daha kâmil bir eğitim sistemi getirme niyetiyle yapılan yersiz ve sık değişikliklerin sonuç alması asla mümkün değildir. Haricen öğretim görevlilerinin yine aynı eğitim dâhilinde eğitilmeleri, tespiti ve istihdamındaki bariz çarpıklıkların asli sorunu teşkil ettiği kanısındayız. Müfredat ve sistemden ziyade, yürütülen süreçte eğitime bakış açımız ve mantığımızdaki handikaplar da ayrı bir fecaat…

Buradan, zorunlu eğitime şiddetle karşı olduğumuzu belirtmemiz gerekiyor. Neticede imkânları zorlayıp farklı alternatifler geliştirerek, nesillerimizi kendimiz eğitmeliyiz.

Düşüncemiz odur ki bu tür konulara kafa yorup bir çıkış noktası aramak ve cesaretle hareket etmek gerekmektedir.

Posted in Genel

Ekmeğimizin Kesilmesinden Rahatsızız

“Bizim millete ne yaparsan yap ama ekmeğine dokunma” diye bir özdeyiş vardır malum olunduğu gibi, ekmeğimizden 50 gr alındı ama kimseden ses yok, sesi boş verin, kimsenin ruhu duymamış gibi sanki ya da duymamış gibi yapıyoruz sanırım… “50 gr için isyan mı edelim” diyeceksiniz, tabii ki edilmez ama en azından bir ses çıkar, “alooo ne oluyor aga”, “kısacaksan kendi israfından, çevrendekilerin boğazından kıs, cümlemize yeter artar” demek icap etmez mi?

Helal olsun, adamlar işini iyi yapıyor… Onlara diyecek bir şey yok, suç bizlerde…  Açık konuşalım; Türkiye’de yaşayan 70 milyon mu, 80 milyon mu kaç kişi varsa (temiz yürekli az bir kesim hariç) bu tabloyu hak ediyoruz, başka açıklaması yok. Hani bir efsane vardır ya “Anadolu’nun insanı cesurdur, onurludur, şereflidir, delikanlıdır” falan fiş mekân… Bunlar eskilerin masallarıymış; kültürüne bağlı, ilkeli, ahlaklı bireylerin yaşadığı dönemlerden kalma hasletlermiş sadece…

Şimdilerde dünyevileşmiş, liberal düşüncenin hâkimiyetiyle ferdiyetçileşmiş, çıkarcı, karaktersiz bireyler hâline geldik, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen kişilerden ataları gibi yukarıdaki hasletlere sahip olması beklenemez, onlar efsaneydi. Şimdinin acı gerçeğini söyleyelim size; hepimiz korkak, onursuz, çıkarcı bireyler haline geldik. Geçmiş olsun, bu saatten sonra sadece bunlar değil daha sonra gelecek olanlarda, yerelden ziyade küresel güç odakları da (karakterini ve duruşunu kaybetmiş bir toplum olarak) daha çoook başımıza vurup ekmeğimizi alırlar. Hatta başımıza vurmalarına bile gerek yok, izlediğimiz sirk gösterileriyle büyülenmiş, taassup timsali önderler öncülüğünde taassuplu bireyler olmuşken, algılarımız yönetilip yönlendirilmiş durumdayken, önümüzden ekmeğimizi, suyumuzu, huzurumuzu, güvenliğimizi, onurumuzu, geleceğimizi alıp giderler ve tek bir ses bile edemeyiz.

Âdeta gözümüze baka baka hepimizi salak yerine koyuyorlar. Eyyyy yöneticiler, siz salak olabilirsiniz ama biz (yukarıdaki hasletlere haiz olsak da) salak değiliz… Radyo, televizyon, gazete zeminlerinin hepsinde aynı dil ve üslup. Bunun delili yok tabii ki ama NTV, Ahaber, CNN, TRT ve diğerleri sanki bir toplantı yapıp “ifadelerimizde ortaklaşalım, aynı dili kullanalım” der gibi karar almışlar veya birilerinin talimat vermiş olduğunu görmek için öyle ekstra bir zekâya ihtiyacımız yok sanırım. Kullanılan dil ve üslup şu: Haberi yazan/sunan spikerler öyle bir edayla nida ediyorlar ki sanki dersin ekmeğin gramı artmış… Özellikle taradık, hâkim medya kanallarının haber metinleri içinde ekmeğin gramajı 250 gramdan 200 grama düştü diye bir ibare geçmiyor. Zam yapmak yemiyor (ki yapsalar da halktan ses çıkmazdı aslında ama) ekmeğin gramajını düşürüyorlar, haber aktarımı içinde de “zam” kelimesi geçmiyor doğal olarak. Bu, düpedüz zamdır…

Bu yolla şu kadar ekmek israfını önledik diye aktarıyorlar haberi, israftan kaçınmak için böyle bir formül bulmuş arkadaşlar, amacınız israfı önlemekse, başka yollar bulunabilir, ayrıca tasarruf edecek halkın elindeki bir lokma ekmeğimi buldunuz bula bula. “Bu halk kuru kuru ekmeği yiyip israf ediyor, ne yapacağız bu müsrif halkla”  diyebilirsiniz. Sosyal devlet vasfınızı işletip sübvanse edip halka ekmek sağlamakla mükellefsiniz.

Devlet içerisinde (büyük kalemleri geçin) herhangi bir süreçteki israfı önleyip kalan meblağı buraya kanalize etseniz, 50 gr düşmek yerine 50 gr arttıra da bilirsiniz. Veya savaş stratejisiyle hareket edilip harcanan devasa paraların bir kısmı halka dağıtılsa, millet ekmek yerine pasta bile yiyebilir. Ya da Türkiye’de sektörü parsellemiş uluslararası kozmetik ve ilâç firmalarından alınan vergiler biraz olsun arttırılsa, et (tavuk değil) iskender bile yiyebiliriz.

Şimdi “bu tablonun sorumlusu kimdir?” diye bir soru soralım kendi kendimize;

a) Fırıncı

b) Bakkalcı

c) Çiftçi

d) Hükümet

Cevap hiçbiri… Bu tablo içerisinde yıllardır yanlış yürütülen tarım politikaları nedeniyle unun çiftçiye maliyetinin çok yüksek olmasından dolayı fırıncının ürettiği ekmeğin birim maliyetinin artmış olmasıyla bakkalın rafından ekmeği zamlı olarak alan halk suçludur bizce…

Saygılar…

Posted in Genel

Hümanizm İliklerimize İşliyor

Ahlâkî değerler, insanî duyarlılık, sorumluluk vb. her alanda uçurumun kenarına gelmiş bir insanlığın sarıldığı fakat buna rağmen batmaktan, uçuruma yuvarlanmaktan kurtulamadığı modern kavramlardan biri hümanizm. Başka bir anlatımla, “imanını kaybeden bir çağın dini”dir o.

Antikite hayranlığı. 16. asır Avrupa’sı için bir kaçış, bir meçhulü arayıştı hümanizm. Bir egzotizm, bir yeni boyut ihtiyacı… Kilisenin yasaklarından kurtulmak isteyen Orta Çağ insanı Eski Çağ edebiyatlarına kaçtı. Ferdi cemaat içinde eritmeyen paganizm, hürriyetti, direnişti. Nas’ların çelik korsasından kurtulup kilisenin duvarları dışına fırlamak hem cazip hem de tehlikesizdi. (Cemil Meriç)

Hristiyanlığın doğurduğu dejenerasyondan, despotizmden ve yozlaşmadan çıkma arayışlarından biri olan hümanist mantık, farklı boyutlarda belki minimal düzeyde İslam Dünyası’nda da mevcuttur. İslam’ın iktidarlarca kullanılıp yozlaştırılması, İslam’ı emelleri doğrultusunda meşruiyet ve baskı unsuru olarak işletmeleri nedeniyle insanları dinden soğuttu ve farklı mecralara sevk etti.

Özellikle son 30 yıldır küreselleşme ve iktidar tecrübeleriyle daha da etkin hissedilen ahlâkî yozlaşma/İslamî algıdaki kirlilik, bilinçli camia içindeki (özellikle genç) muhalif kesimde arayışları yoğunlaştırmıştır. Kur’anî dili hâkim kılamadığımız için hakikat arayışları yerini, liberal dilin hâkimiyetiyle, hümanist mantaliteye bırakmış durumdadır. Ortaçağ’ın çıkmazlarını sorgulayan samimi düşünürler gibi, İslam algısı ve yaşayışındaki bozulmaya karşın, samimi duygularla eleştirel mantığı işleten müminler de bu potaya girmiştir maalesef… Oysaki bu handikaplardan sahih İslam’ı hâkim kılarak çıkabilmeliydik. Ve bunun doğurduğu bilinç düzeyindeki kavramsal boşluk, bizleri çok daha farklı yanlışlıklara/yanılsamalara/kayıplara sürüklemiş durumdadır.

Düşünme mantığını ve çağımızın çıkmazlarının çözüm araçlarını, farkında olmadan liberal düşüncelerden neşet ettirerek bu kaynaklardan çıkartmaya çalışıyoruz. Tabiri caizse, “İslam sorunlarımıza çözüm üretemiyor” anlayışıyla farklı arayışlar içerisine giriyoruz. Düşüncelerimizi biçimlendiren, dilimize hâkim olmuş insan hakları, emek, demokrasi, özgürlük, eşitlik, kadın hakları ve özellikle BİREY vb. kavramlarla mücadelemizi sürdürür olduk. Bu dilin, rüzgârın, dinin neşet ettiği kaynağın adı da hümanizmdir…

Türkiye özelinde; “Olumlu” mânâda AKP tecrübesi, olumsuz mânâda ise tekfirci mantığın söylem ve eylemlerinin olumsuz yansımaları, Müslüman ahaliyi tasavvufun verdiği ilhamlara, başka bir veçhede ise salt felsefî düşünme biçiminin hâkimiyetine sevk etti.

Dinî duyguları kullanarak yalan yanlış, haksız uygulamalarla işletilen süreçlerden dolayı ahali, “din buysa ben bu değilim, bunlardan beriyim” diyerek dinden uzaklaşıp sekülerleşti. Sekülerizme karşı bilgi ve bilinci olan kesim ise yine aynı saiklerle, ahali gibi sekülerizm kıskacına sürüklenmese de salt insan ve ahlâk merkezli değerlendirme eğiliminin hâkim olmasıyla, dolaylı yönlerden hümanizm girdabına sürüklenmektedir. Aslında “haklı olarak” uzaklaştıkları şey din değil, din adına işletilen çıkar denklemiydi… Başta tanım ve konumlandırma yanlış yapıldığı için bu boşluğa düşüldü. Bunların İslam’la uzaktan yakından alakası yok, İslam kisvesi altında yürütülen süreç ve sonuçlar İslam’a mal edilemezler, edilememelidirler.

Bu figürlerin faaliyetleri doğrultusuyla oluşan algı nedeniyle insanlar, İslam düşüncesinden, İslam’ın siyasallaşmasından, toplumsallaşmasından, görünürlüğünden uzaklaşıp hümanist anlayışa kaydılar. Seküler mânâda felsefeye, teolojik mânâda ise tasavvufla hayatlarını devam ettirme eğilimine gittiler ve bunun oranı ne yazık ki çok yüksek düzeylerde seyrediyor.

“Yürekten inanıyorum ki geleceğin dini katıksız bir hümanizm olacaktır, yani insanın bütününe saygı; hayat ahlâkî bir değer taşıyacak, kutsîleştirilerek yüceltilecek. Belli bir şekle bürünmeyecek bu inanç, hizipler ve tarikatlar gibi kimseye kapalı olmayacak. Akıldan başka kılavuz tanımayan, gizli remizleri, tapınakları, rahipleri bulunmayan, kiliseler dışı dünyada gönlünce yasayan geniş ve hür ilim… İşte insanlığı kanatlandıracak biricik inanç.” (Ernest Renan, İlmin Geleceği)

Özellikle Türkiye’deki iktidar tecrübesine ve tekfirci akıma eleştirel yaklaşan, muhalif olan, yapılanların yanlış olduğunu söyleyenler daha çok bu akımın pençesindedirler. Çünkü iktidarın peşinden sürüklenen cenah, zaten işletilen dinden, dini argümanlardan, dini yayılımdan memnun. Genel olarak blok kitle, dünya siyasetine bigâne olduğu için, tekfirci akımın olumsuz yansımalarına da fazla maruz kalmayıp onlar üzerine düşünme, dertlenme ihtiyacı hissetmemekte, onları pek sorun olarak görmemektedir. Bu bahsettiğimiz tehlikeye düşme ihtimali olanlar, daha ziyade sorgulayan, eleştiren, genel gidişattan memnun olmayıp arayış içinde olan kitledir diyebiliriz. Bu kitlenin samimi arayışları, bilinçaltında yanlışlıkların mal edildiği İslam algısından soğuyup arka planda hümanist anlayışa kaymaktadır. Bu kesim haricinde, İslamî değerlerle yoğrulmuş bu toprakların muhafazakâr halk kitlesini de dünyevîleştirdi içinde bulunduğumuz gidişat. “Din buysa bizden uzak dursun” dedirttiler ahaliye. İlahi öğretinin hâkimiyetini reddeden kesimin ise elinde oyuncak, dilinde meze yaptılar iddialarımızı/hedeflerimizi/umutlarımızı.

İslam yanlış kullanıldı, iktidarlara meze yapıldı, toplum çarptırdı diye İslam’dan uzaklaşmak, İslamî söylem ve iddialardan vazgeçmek ahmaklıktır. Yapılması gereken, sahih İslam’ı hâkim kılıp onların beslendiği sahte dinlerini yıkmaktır, karşılarına İslam’la çıkmaktır… Tarih boyu süregelen dine karşı din savaşımını sürdürmektir.

Posted in Genel

Gösteri Toplumundan Rahatsızız

İçinde bulunduğumuz çağ; küreselleşmenin doruk noktalara çıktığı, tek tip insan modelinin farklı kültürler arkasına perdelenerek meşruiyet sağladığı, rekabetin, bireyciliğin, konformizmin ve kariyerizmin zihinlerimizi kapladığı bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkıyor. 

Sözün kıymetinin bilinmediği bir düzen sürüp gidiyor. İnsanların birçoğu neyi neden söylediği ile ilgili o kadar az kaygı taşıyor ki, kelimeler kifayetsiz kalır.

Tüm kavramların iğdiş edildiği bu günlere olan rahatsızlığımızı birkaç ironik örnekle anlatmak isteriz. Bu örnekleri hayatın tüm safhalarında gözlemlemek mümkün hale gelmiş durumda artık.

İlk olarak, en yakın tartışmadan başlayabiliriz. Son günlerde bir video dolaşıyor sosyal medyada. Son derece duyarlı (!) Bir vatandaş İstanbul’daki AVM yönetimlerini arayarak kendini Hristiyan Kültür Vakfı yöneticisi olarak tanıtıyor. Mevcut yılbaşı süslemelerinden dolayı AVM ye bir ödül takdim etmek istediklerini söylüyor. AVM yöneticileri bunu kabul ediyor tabii. Videonun sonunu ise, AVM yöneticilerinin bu tavrının, halkı Müslüman olan bu ülkeye yakışmadığına dair bir anlatı oluşturuyor. ”Burası Müslüman ülke kardeşim, işte böyle böyle Hristiyanlaşıyoruz ” temalı bu video da, muhafazakâr halkımız tarafından defalarca paylaşılıyor ve beğeniliyor. Ülkenin her yerinde kapitalizmin ibadethaneleri AVM’ler açılmış, yabancı sermaye kol geziyor, esnaf anlayışı kalmamış, mahalleler erimiş, toplumun her kesimine inanılmaz bir tüketim kültürü aşılanmış, aynı bina içinde emperyalist sermayeler emek sömürüsü yapıyor, alçak emelleri için güç topluyorken, en alt katta bulunan mescit, alışverişe bir namaz molası verdirtiyor. Ezcümle batının her türlü yaşam kodunu içimizde eritmişiz, şimdi yılbaşı üzerinden medeniyet tartışması yapıyoruz. Böyle yüzeysel eleştirilerle, kendi nefsimize açık kapılar, zevklerimize meşruiyet yolları açıyoruz doğrusu. AVM içindeki yılbaşı süslemesi ile ramazan süslemesini birbirinden ayıran tek şey hamasettir…

İşte, bu hamasetten rahatsızız…

Bir yarışmacı, ( kitlesel uyuşturucu görevi gören) bir ses yarışması programına çıktı, önünde bir jüri ve jürinin arkasında, TV karşısında milyonlar. Mikrofonu eline aldı, gözlerini kapattı ve Nesimî’ nin o beytini okumaya başladı.

”İblis’in talim ettiği yola minnet eylemem
Zerrece tamâhım yoktur şu dünya malına
Rızkımı veren Hüda’dır Kula minnet eylemem
Yeryüzünün halifesi hünkâra minnet eylemem ”

Alkışlar… Yorumlar… Jüri’ye baktı… “beni seçin, star yapın beni” diye…

İşte böyle oluyor, tarihin bir kesitinde, sultana karşı ölümü göze alarak söylenen bu sözler, bugün bir şov programında, sözleri söylerken tam tersini yaparak kullanılıyor. Milyonlarca insan tarafından da alkış alıyor… Bütün değerler sırayla piyasaya sürülüp, boğazlanıyor.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat ne anlatmak istediğimiz aşikar olmuş olmalı. Günlük hayatımızda, siyasetin içinde, olaylar karşısındaki konumlanmamızda mevziilerin bu kadar iç içe olması, birbirinden ayrılamıyor olması her geçen gün umutlarımızı azaltıyor. Kavramlarımızın içi boşaltılıp, sürekli piyasa lehine, hakim iktidarlar lehine, liberal toplumsal yapı lehine pervasızca kullanılıyor.

Bunlar üzerinden gösteri yapılıyor, güç devşiriliyor, toplum çıkarcı ve rekabetçi bir yapıya sokuluyor. Simgeler oluşturulup, tepkiler onların üzerine çevriliyor. Topluluklar onlarla meşgulken bu çıkarcı yapılar sürekli güçleniyor.

Müslümanlar dahi, hayırlı bir hayatı değil daha refah içinde yaşayabileceği bir hayatı tercih ediyor artık. Seküler kültürle birlikte varolamayacağı için de, İslami unsurları sulandırıyor, istediği kıvama getiriyor. Ahalinin son 15-20 yıllık süreçte girmiş olduğu bu halet-i ruhiyeyi kimlerin, hangi gerekçelerle hazırlamış olduklarını söylemeye çok lüzum görmüyoruz…
Evet rahatsızız…

Bu gösteri toplumundan da, bu ortamı hazırlayanlardan da, ayakta tutanlardan da rahatsızız…

Allah sonumuzu hayretsin…

 

Bu Tabloya Mahkûm Değiliz

Siyasilerin kullandığı, aslında basit bir yöntem vardır; işaret parmağıyla ufku gösterip “düşman orada” der ve bunu birçok yere uyarlar. Düşman üretir, tarafgirlikler, çatışmalar üretir; üretir ki halk kendisine mahkûm olsun ve arkasında dursun. Bu basit yöntemi Dünya’nın her yerindeki yerel yönetimlerde ve küresel çapta emperyal odaklarda görmekteyiz. Gören gözler için bunlar, politikacıların işlettiği hokkabazlıklardır ama üretilen korkular bizi çaresiz bırakıp bu tür gerçekdışı olgulara mahkûm ediyor.

“Bi’taraf olan bertaraf olur” tehdidi herkeseydi ve o tarihten sonra taraf olmaya zorlanıp korkular üretildi, (temel yanlış da buradaydı zaten) hiç kimse taraf olmak zorunda olmamalıydı, olunacaksa da sadece ve sadece HAK’tan yana taraf olunur. Biz Müslümanların muhalefeti, kişi veya kurumlara düşmanlığımızdan değil Hak’ka muhabbetimizdendir. Hak’ka muhabbetimiz, bizleri bâtıl ve beşeri odakların karşısında durmaya sevk eder.

Halk tarafından AKP’ye iktidar verilmesinin ve bu çarkın ilk yıllarda işlemesinin temel dayanağı (bizim tarafımızca yeterli ve inandırıcı olmamasına rağmen) kapsayıcılığı, çoğulculuğu, iktisadi kalkınma iddiaları, adalet ve hak vurgusuydu ama hâlihazırda esamisi okunmayan bu unsurların aksi işletilir hâldedir.  

“Gidersem eskilere dönersiniz, gelecekte karanlığa boğulursunuz, mahvolursunuz, bertaraf olursunuz” mesajı sürekli verilip oluşturulan algının olasılık hesabı detaylıca irdelenip ona göre hareket edilmeli değil mi? Hakikaten öyleyse eyvallah ama ya öyle değilse, sorunun kaynağı mevcut yapıysa, sonrasına dair sürekli verdiği mesajlardaki olumsuzluklar olmayacak veya olanların müsebbibi de ya kendileriyse…

Herkesin ülkemiz/geleceğimiz/huzurumuz için haklı olarak tedirgin olduğu en bariz husus, iç savaş veya dış müdahalelerle coğrafyamızın çatışmaya sürüklenip bir Suriye, bir Irak, bir Libya olma olasılığıdır. Siyaset bilimciler, politikacılar, yorumcular bu olası olasılığı dillendirmekte, herkes kendince çözüm yolları aramakta, ahali tedirgin hâlde beklemektedir. O vakit yapılması gereken, ülke içinde birlikte yaşamayı öğrenmek, dışarıya da müdahale için bahane vermemektir. Dış müdahaleye veya iç çatışmaya sebep olma ihtimali bulunan bir numaralı unsur, güç sarhoşluğuyla iktidarını korumaya çalışan AKP’nin kendisidir.

Güya hak savunucusu edasıyla haksızlıkları giderme bahanesiyle, otokratik toplumlara demokrasi ihracatçısı görevini üstlenerek, içeride kutuplaşmaların arttığı bir ortamda hamle yapmayı kollayan savaş baronları için bulunmaz nimettir; haksızlıklar üreten, kutuplaşmaların had safhada olduğu tek adam yönetimleri. Hakikaten iç çatışmalarla/dış müdahalelerle ülkesinin bu tür bir tabloya revan olmamasını isteyen kişi, haksızlıklara karşı sessiz kalmak bir yana gidermeye çalışır, tek adamdan ziyade çoğulcu bir yapı için çırpınır, tarafgirliğin kurbanı olmayıp birliktelik yolları arar değil mi?

Baskı baskıyı ve doğru orantılı olarak yerel veya küresel çok daha büyük baskıları doğurur. Doğurmasını boş verin, (herkes tarafından malum olduğu gibi) tarihte istisnasız tekerrür ettiği üzere, baskı ters teper ve doğa kanunu gereği tepmeye de mahkûmdur. Bu şartlar dâhilinde mevcut yapıya mahkûm olmak bir yana, tam tersi bu tür olumsuz olasılıkların gerçekleşmemesi için nitelikli muhalefetimizi sürdürmeliyiz. Geleceğimiz, nesillerimiz, huzurumuz için…

Diğer taraftan iktidarını istikrarlı olarak devam ettiren mevcut yapı, bu devamlılığı alternatifinin olmamasına borçludur. Nevi şahsına münhasır yetilerinden ziyade, en baskın neden her çapta muhalefetin kendi acziyetinden, bir şey üretememesindendir. Bir şey üretilememiş olması, üretilemeyeceği veya mevcudun ideal ve doğru olduğu anlamına gelmez. Üretme olasılığı olan kurum ve akımları da zaaflı yönlerini kullanıp sisteme entegre etme konusunda mahir bir siyaset erbabı olan bu yapının sürekliliği, kendilerinin verdiği sadrazam örneğinde olduğu gibi, “siyaseti” iyi yapıyor olmalarından ötürüdür.

Aynı şekilde (son yıllardaki ekonomik sıkışmışlığı ve kapıya dayandığı halktan gizlenen krizi saklı tutarak) ilk yıllarında yakaladıkları ekonomik istikrarın dayanağı ise, kısa vadede ferahlık yaratan ama uzun vadede ülkeyi ipotek altına alan özelleştirme ve yap-işlet-devret formülleridir. Diğer taraftan, liberal ekonominin manevra alanı olan serbest piyasa ekonomisini yaygınlaştırıp, Türkiye’yi küresel bir pazar hâline getirip kapital güçlerinin önüne serme sözü vererek, Batı’nın ve Körfez ülkelerinin sermayesini buraya çekmesidir. Tabii bunlar bir başarıysa… Son dönemlerdeki sıkışmışlığı da, ülke olarak elimizdeki son kaynakları, oluşturdukları “Varlık Fonu”na aktarıp ipotek ederek alacakları kredilerle aşmaya çalışmaktalar. Yani üstün dehaları/gayretleri/özverileriyle üretilen bir artı değer yoktur ortada, bu tablo karşısında kötünün iyisi oldukları varsayımı dahi bir yanılsamadır.

Sürekli eski dönemlerle kendilerini kıyaslamaları da asla kabul edilemez çünkü iletişim ve teknoloji çağındaki imkânlarla eski dönemler bir tutulamaz. Bekli teknolojik imkânları fırsata dönüştürüp üretilecek artı değerlerle, iletişim çağındaki formülleri çözümleyip farklı gelir kaynakları üretip maliyetleri düşürüp kâra geçirebilecek birileri vardır. Madenler makul bir şekilde çıkartılabilir veya doğru enerji ve tarım stratejileriyle elimizdeki kaynaklar artı değere dönüştürülebilirdi. Küresel çapta liberal rüzgârın estirdiği serbest piyasa ekonomisini bastırmak yerine tetikleyip herkesi birbirine ezdirmektense, Medine örneğinde olduğu gibi, zihinlerde ve fiiliyatta pazarları hak merkezli inşa edecek, haksızlıklara, yolsuzluklara, hırsızlıklara mahal vermeyip kalkınmayı gerçekleştirecek bir yapı kurulabilirdi. Bize has kültürel ve İslamî değerleri değere dönüştürüp israfı engelleyip haramdan kaçınıp emeğe saygılı ve herkese hakkını iade eden, bu vesileyle iman ettiğimiz minvalde bereketi arttırıp bire bin veren başaklar nasibimiz olabilirdi.

Öte yandan şu hususu da belirtmeden geçemeyeceğiz: 15 yıldır bıkmadan usanmadan, bulundukları her mecliste, kongrelerde, meydanlarda dillendirdikleri gibi, “köprüler yaptık, şu kadar km yol yaptık, hastaneler yaptık, havaalanları yaptık, belediyeler ve hükümetimiz eliyle hizmet ettik” söylemlerini anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Ayıptır sorması, zaten işiniz bu değil midir? Başkaca görevleriniz var da ekstra bunları yapıp bizlere lütuf mu ediyorsunuz? Oto tamircisi aracınızı tamir edince sizden alkış bekliyor mu? Doktor hastalığınızın şifasına aracılık yapınca tebrik etmenizi mi bekliyor? Ya da kuaför saçınızı kesince sonrasında elini mi öpüyorsunuz? Bir kafeye oturup çay söylediğinizde çayınızı getiren garsona hayran mı oluyorsunuz? Garsonun işi çay getirmek, kuaförün, doktorun, tamircinin işi değeri mukabili işini yapmaktır. Halkın aralarındaki işleri idare edip hizmet versin diye seçip göreve getirdiği yöneticiler de, maaşını halkın vergilerinden alan ve halka (padişahlık değil) hizmetkârlık yapmakla mükellef olan memurlardır. Hâl böyleyken, görevliler köprü yapınca niye alkışlıyoruz, yol yapınca “helal olsun be ne yol yapmış ama” diyerek hayret ediyoruz, hastane yapınca sanki parasını cebinden verip de kullarına lütfetmiş edasıyla karşılıyoruz veya maliki olduğu bir metaı ikram mı ediyor kendi nefsinden, devletin imkânlarını adil bir şekilde yönetmek ve dağıtmakla görevli kıldığımız bir memurun verdiği hizmetten, işten/aştan, kömürden dolayı ona niye şükredelim veya borçlu olalım ki… Burada işveren halktır, yöneticiler de bizlerin çalışanı, bundan öte bir hukukumuz olduğunu düşünmüyoruz, var ise bizlere de belirtirseniz seviniriz ki hukukumuzu ve haddimizi bilip şükredelim, alkışlayalım, hayran olup eriyip bitelim…

Bu algının hâkim olmasına dair farkında olduğumuz (ama yanlış olduğunu bildiğimiz) bir şeyler var tabii: devletin kutsallığı, ya devlet başa ya kuzgun leşe mantığıyla ona mahkûm hissedilmesi, aynı zamanda devlet memurunun karşısında el pençe divan durulan bir gelenek. Tabii bu anlayışla basit bir memur karşısında bile düğme ilikleyen kişinin, daha dolgunlarına hangi gözle bakacağını düşünmek bile istemiyoruz. Bu sözleri, onları küçümsemek için sarf etmiyoruz, olması gereken yerlerini söylüyoruz. Başkan, bakan, belediye başkanı, milletvekilleri (adı üstünde milletin vekili) görev verdiğimiz memurumuz, bize hizmet getirmekle mükellef, maaşlı işçimizdir. Bürokrasideki görevlilerde, bizim göreve getirdiğimiz kişilerin bize hizmet vermesi için iş başına koydukları (yine maaşını bizim verdiğimiz) görevlilerdir sadece ve sadece… Başkaca hiçbir anlam, itibar, değer, yetki ve görevleri yoktur.

Tabii bu noktada da “bizler eskilerden daha iyi hizmet veriyoruz” diye anlamsız bir söylem ortalıkta dolaşıp karşımıza çıkıyor. Bir nebze değerlendirmeye alınabilir olsa da, bu “ehveni şer” mantığı kadar kölelik sistemini ayakta tutan başka bir anlayış daha yoktur Dünya’da. Kıyas yapılacaksa eğer, bu kıyas aynı zamanda, aynı şart ve imkânlara sahip olan iki veya daha fazla yapı arasında yapılmalıdır. Bir yanda 1960-70-80’lerdeki yağ ve ekmek kuyruklarını gösterip, bir diğer yanda şimdilerdeki (borçlanarak) rahat rahat yaptığımız alışverişler bizlere gösteriliyorsa, kusura bakmayın, bu kıyaslama ve çıkarımla bugünleri kutsayacak değiliz. Bugünlerin yanlışlarını görmezden gelecek değiliz. Bugünlerin haksızlıklarına sessiz kalacak hiç değiliz…

Ezcümle: hiçbir şeye ve hiç kimseye mahkûm değiliz. Kötünün iyisine çaresizler tamah eder, bizler çaresiz değiliz. Daha iyinin, daha doğrusu daha hayırlının peşinde/arayışında/gayretinde olmalıyız…

Selametle…

Posted in Genel

İslam’ın Kurban Edilmesinden Rahatsızız

İslami değerleri/aidiyetleri/kavramları, emellerini ve iktidarlarını meşrulaştırmak için pervasızca kullanıp kirletmekte olan, nefislerinin arzularına kurban eden muhtelif yapılar karşımızda öylece durmaktadır.

İzzetbegoviç’ten referansla: “Sahte para, kendi değerini hakiki paradan alır.” Dinden beslenerek, onu yedeğine alıp araçsallaştırarak belli hedeflere varmaya çalışan insanlar her daim olmuştur. Tarihteki en büyük suiistimaller dine karşı yapılmıştır. Bunu Haçlı Seferlerinde de görüyoruz, bizim uzak ve yakın tarihimizde de.

Tarih; iktidarların, kendilerini dokunulmaz kılmak için nice kutsalları kullandığını, nice kutsallar ürettiğini gösteren örneklerle doludur. Bu tarihsel gerçeklik, içinde bulunduğumuz günlerde de aynen devam etmektedir. İktidar ve yandaşları, Nisa Suresi 59. ayeti ve nicelerini manipüle ederek kendilerine itaatin farz olduğunu dile getirecek kadar haddi aşmışlardır. Bu örneklerin birçoğunu; İktidara yakın medya organlarında neoliberal politikalarını İslami sosla süsleyip, İslam kılıfı giydirilen fiil ve yazılarında bariz bir şekilde görmekteyiz.

Nedense her konuşmalarında bir İslami tını, her eylemlerinde İslam’a atfedilen bazı detaylar ahalinin gözüne/gönlüne serpiştirilmekte. Ellerinde Kuran, dillerinde salavatlar, nidalar savrulmakta. İslam’ın bu tarz gösterişlere, istismarlara, hele hele “Allah ile aldatma” meselesine karşı duruşunu vurgulamamıza gerek yok sanırız…

Zihinsel kirliliğin kaynağı, bu uyandırılan yanlış algılardır. Özellikle kendisine “Müslümanlardanım” diyen bireylerin ilk önce bu manipülasyonla mücadele etmesi icap eder, çünkü üzerinde İslam etiketi taşıyan bu güruhun yaptığı/söylediği her şey İslam’a mal olmakta ve İslami değerleri kirletmektedir. Kendilerini böyle tanımlamasalar da, halkın bu atfını seve seve sahiplenip, verdikleri mesajlarla ahalinin bu damarlarına dokunup hitap ederek iktidarlarını mukimleştirmek için hadsiz ve haksızca bu vasfı kullanmaktalar.

İslami argümanlarla bezenmiş olan AKP yönetimine oy vermenin bir vecibe haline geldiği, vâcibiyeti geçtik farz olduğu zihinlerden ziyade artık dillerde dolaşırken, şahsi uygulamalarındaki birkaç ritüel ve camiadaki geçmişi referans gösterilerek sağcı/muhafazakar/demokrat bir şahsın ve akımın İslam’ın/İslamî tekâmülün/İslamî mücadelenin lokomotifi olduğu yanılsamasından daha büyük bir vahamet yoktur. Söylem ve fiillerinin İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan bir siyasi seyrin ve figürlerin nasıl oluyor da İslam’ın taşıyıcı unsuru olduğu düşünülebilir, anlamlandırmakta dahi zorlanıyoruz. İslâm, ancak ve ancak adalet şemsiyesi altında okunabilir. Şekli uygulamaların revaçta olup, adaletin olmadığı yerde İslam’dan söz edilemez.

İlk önce doğru tanım ve konumlandırma yapmamız gerekmektedir. Bu kurum, akım ve kişilerin değil İslam’ın bayraktarı, İslamî tekâmülün önündeki bir numaralı engeldir… Açık ve net olarak tanımı: devletçi, milliyetçi, mukaddesatçı, biraz liberal, hafif demokrat, sağcı, popülist ve pragmatist bir siyasi partidir. Toplumu inşa edecek bir ufku, fikri, ideali, ahlakı, prensipleri olan bir sosyal harekette değildir. Sadece ve sadece kendi doğruları çerçevesinde her yolu mubah gören, her türlü aracı kullanan, pragmatist bir anlayışla karşı karşıyayız. Bazı konularda olumlu manada şahsi hassasiyetleri ve iyi niyetleri mevzubahis olabilir, bunlarında düşünsel, siyasal ve toplumsal düzlemde bir karşılığı yoktur. Olsa bile kendi doğruları ve iyi niyetlerine göre hareket etmemiz mümkün değildir. Hele hele dayatmalarını kabullenmek zorunda hiç değiliz…

Konumlandırmayı da doğru yapmalıyız ki, ona göre hareket edelim. İslam toplumunda yaşadığımız doğrudur amma velakin yaşadığımız nizamı, başındaki kişilerin aidiyetlerine göre tanımlamak kadar abes bir şey yoktur zannımızca. Cari olan nizamın başına son Nebi’nin kendisi dahi gelse, hali hazırdaki bu nizam İslam’la örtüştürülüp tanımlanıp konumlandırılanamaz.

Düşman üretip herkesi taraf olmaya zorlayan bu iktidarın dayatmalarını ve özellikle uyandırmaya çalıştığı, kendilerinin “HAK”, karşısındakilerin ise “BATIL” olduğu algısını şiddetle reddediyoruz. Dünya metaına ve hırslarına kurban olmuş birinin/birilerinin adaletten yoksunluğu ve dinini tahrifi söz konusu olduğunda yaratılmışlara itaat söz konusu değildir. Böyle bir atmosferde herkesi kendilerine itaat etmeye çağıran iktidar ve yandaşları bilsinler ki, bizim için vahyin inşa etmediği her iktidar biçimine karşı farz olan itaat değil, muhalefet ve mücadeledir. Aynı şekilde saray mollalığına soyunan, zenginin sofrasından, sultanın sarayından uzak durmayan bel’am taifelerine, kalemşörlerine ve çıkarcı yandaşlarına karşı da hakkı haykırmak üzerimize farzdır.

AKP bir devlet partisidir; mütedeyyin kitleyi Demokrat Parti ardından ikinci kez sağcılaştırma misyonu üstlenip bu işlevi yerine getirmiştir. AKP, İslam kültürüyle yoğrulmuş bu halkı, Türkçü anlayışla devleti kutsayan bir noktaya getirdi, sağcılaştırma ve milliyetçileştirme sürecini sağlıklı bir şekilde işletti. Refah Partisi ve İslâmcılığın yükselişi döneminde ümmetçi bir anlayış hâkimdi ama son dönemlerde Müslümanlar milliyetçileşti, milliyetçileştirildi… Yaşanan bu sağcılaşma tabana ciddi biçimde sirayet etmiştir. Müslümanlar, Müslümanca düşünmeye tekrar başlamadıkça bu hastalıktan kurtulamazlar.

Farzı misal; kuruluş aşamasında bir araya gelen AKP kadroları ve onlara teveccüh eden ahalinin yüklediği anlamlarla düşünecek olsak dahi, artık o günler mazi oldu, bu akımın içinde ne İslamcı ne özgürlükçü ne hakkaniyetçi kalmıştır. Bu dava Erdoğan’ın davası, Erdoğan’ın partisi olmuş durumdadır. Şimdilerdeki AKP’nin öncülerine ve çığırtkanlarına bakın; hiçbirinin İslam’la, hakla hukukla, özgürlükle alakaları yok, hepsi devşirme ve çıkarcı bireyler.

Bu tablo karşısında; İslamca, İslam için, İslamî referanslarla muhatab olduğumuz iktidarı sorgulamanın, muhalefet yürütmenin, içerisinde bulunduğumuz fiili ve zihni bataklıktan çıkmak için gerekli ufku hepimize açacağı kanaatindeyiz. Bizler; dostluğumuzu da düşmanlığımızı da şahsi önceliklerimizle değil, Rabbimizin telkinleriyle şekillendirmeliyiz.

Türkiye özelinde yumuşak bir düzlemde süre giden bu kirlilik, dünya çapında modern hariciler eliyle sert bir düzlemde gerçekleşmektedir. Bu tekfirci mahlûkların İslam adı altında yaptığı katliamların, zulümlerin, hukuksuzlukların haddi hesabı yoktur. Geldiğimiz noktada Irak ve Suriye özelinde sonları geldi dense de, bu hastalıklı zihin yapısı çürütülüp, bu mantık net olarak mahkum ve tahkir edilmedikçe, sonu gelmeyecek maalesef…

Öte yandan bazı cemaat ve tarikat yapıları yıllardır; halk arasında dini aidiyetleri olan, fıtratına yüklenen manevi ihtiyaçları giderme arayışında olan bireyleri, “İslam” diyerek çağırdıkları safsatalarla meşgul edip insanların İslam anlayışlarını bozmuşlardır. Ağırlıklı olarak Hint alt kıtasından tevarüs eden anlayışlarla bezenmiş bu tarikat yapılarının, her ne kadar bazı İslamî argüman ve ritüellerden de besleniyor olsalar da İslam’la alakaları yoktur. Bazı sahih tasavvuf ekolleri haricinde bu yapılar, tarih boyu İslam düşüncesini ve uygulamasını kirleten bir işleve sahip olmuşlardır.

Toplum içinde Müslüman algısı, artık hep olumsuz resmedilmektedir maalesef. Geldiğimiz noktada Müslüman birey zihinlerde; güvenilmez (ki en mühimi bu), yalancı, hırsız, yolsuz, ilkesiz, tutarsız, ahlaksız, gayri adil, zalim, katil, vahşi vasıflarıyla hayat bulmaktadır. Belli oranda dillere dökülmekle birlikte, daha da önemlisi zihinlerde canlanan resim budur. Fakat “bunlar kötü şeyler yapıyor, o halde İslâm kötüdür” gibi basit bir çıkarım da son derece yanlıştır. Çünkü bir Müslümanın da inandığı dini yanlış anlama, yanlış uygulama veya suistimal edip inandığı değerleri nefsî duygularına kurban etme ihtimali vardır, hatta kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla İslâm’ı bu tartışmalardan uzak tutarak fail üzerinden tartışma yapmamız gerekir. Bu tiplemelerin yakalarındaki İslam etiketini söküp almak, maskelerini düşürmek, oyuncak edip kirlettikleri İslamî kavramları temizlemek gerekmektedir. Katli, hırsızlığı, ahlaksızlığı bir Müslümanın, Hristiyanın veya ateistin yapması fark etmez, o fiilin değerinde olumlu olumsuz bir değişiklik de sağlamaz. Bu kişilerin yaptığı kötü fiillerin, İslâm’ın hanesine yazılmasında ciddi bir sorumlulukları/katkıları olsa da “fiilin şahsiliği” kaidesi düzleminde değerlendirip olanları İslam’a mal etmemek gerekir.

İslam’ın kutsallarını manipüle etme hadsizliğinin bu boyuta gelmesi, şu ana kadar kamuoyunda yeterli bilinç ve sesi oluşturamamış biz Müslümanların sorumsuzluğundan kaynaklanmaktadır.

Ahlaki, kültürel, İslami duyguların pervasızca kullanılmasından, ahalinin zihinlerine aşılanan bu algılardan rahatsızız ve bu yanılsamayı bertaraf etmek için elimizden geleni yapacağımızı buradan deklare ediyoruz…

Saygılar, sevgiler…

 

Posted in Genel

Korku Atmosferinden Rahatsızız

Korku mantıktan daha güçlüdür, mantıksız ve ahlaksız da olsa insanoğlu korku içerisinde (iştirak etmese de) işletilen haksızlıklara sessiz kalabiliyor. Hayat içinde genellikle korkularla karar verip hareket ederiz. Korkularımızı yenip özgürleştiğimiz ölçüde insanlığımıza ulaşabiliriz.

Bir propaganda aracı olarak spekülatif korkular toplumun her kademesine içten içe yayılır ve bu korkulardan “halkı” koruyacak tek güç olarak bir kişi, örgüt, siyasi parti veya kurum adres olarak gösterilir. İşte böylece “korku” bir ülkeyi teslim alır. Akılları ve dimağları işlemez, gözleri görmez, kulakları duymaz hâle getirir. “Korku salarak yönetmek ne kadar etik bir davranıştır?” sorusunun cevabı malum ama maalesef bu yol; yönetemeyen, bir şey üretemeyen, korkularıyla bezenmiş emellerini korumaya çalışan figürlere mahkûm eder insanlığı…

Devlet şizofrendir… Şizofrenik düşünme biçimiyle düşmanlar, doğru orantılı olarak ta korkular üretip halkı da korkular girdabında yaşamaya zorlayarak insanları anksiyetik hâle getirir. Kaygı olarak tarif edilen bu hastalık ise paranoya ve kuruntularla tetiklenen bir korku türüdür, insanı sağlıklı değerlendirme yapmaktan uzaklaştırır. Bu rahatsızlığın çok ileri evrelerini yaşıyor/yaşatılıyoruz hep birlikte, bu korkulardan kurtulmadan makul bir hayatiyet namümkündür.

Kendileri de korkuyor, korkularıyla yönetiyorlar… Korku aynı zamanda suçluluk duygusunu da harekete geçirir. Yönetenler de yönetilenler de zihinlerinin derinliklerindeki bu duygularla debelenip dururlar. “Firavun: ‘Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. Rabbine dua etsin de kendisini kurtarsın. Ben; onun, sizin inançlarınızı, rejiminizi değiştireceğinden, ülkede, yeryüzünde karışıklık çıkararak, fesadı ve anarşiyi hâkim hâle getireceğinden korkuyorum.” dedi. (Mü’min; 40/26). Görüldüğü gibi böylesi nizamlarda hâkim olan, ülkeyi yönetenlerin korkularıdır, onlar bir korku kumkumasına girmişlerdir. Halk da diktatörlüğün korkularından korkmakta, ancak bir kısım cesaret sahibi bireyler bu korkuya teslim olmamaktadır/olmayacaktır.

Tarih boyu bu tür toplumsal baskı süreçleri işletilmiştir, oligarşik yönetim yapılarının ayakta durması için bu yöntemden başka çareleri de yoktur. Muhatap olduğumuz son süreçlerde, tarihi vakıalarda örneklerini gördüğümüz fiili baskı ve korkudan ziyade zihinsel korku daha baskın durumdadır. Öyle bir algı oluşturulmuştur ki, karşılaşacakları somut olasılıklardan ziyade soyut olasılıklar daha da korkutur hâle gelmiştir insanları; mahalle baskısı, Gülenci yaftası yeme korkusu, devlet düşmanı potasına düşürülme, hain olma, ötekileştirilme korkusu zihinsel reflekslerimizi yönetiyor. Aslında korkuların büyük bir kütlesi de, gerçekliği olmayan paranoyalarımızdan kaynaklanıyor. Somut olarak da kimisi kazanımlarını kaybetmekten, kimisi yargılanmaktan, kimisi öldürülmekten, kimisi işinden, aşından, kimisi mahpusluktan korkuyor. Ama korkanlar, zihinsel mahpusluklar içinde çürüdüklerinin, daha da önemlisi, neslimizin geleceğini/umutlarını/yaşam alanlarını öldürdüklerinin farkında değiller…

Kendi kendimize korkular dünyası oluşturduk, zihinlerimizi saran bu virüsten kurtulmadığımız takdirde son birimiz kalana kadar birbirimizi, olmadı kendi kendimizi yiyip bitireceğiz… İnsanlar, geleceklerine dair güven içinde değil, tam tersi tereddüt içinde. Artık şehirlerde, meydanlarda, sokaklarda rahat rahat dolaşamaz hâle geldik. Her an bir yerde bomba patlama ihtimaliyle diken üstündeyiz. Her yerde bir çevirme, kontrol, tehdit, tedirginlik, ürkeklik, her türlü olumsuz olasılık içinde yaşar olduk. Âdeta polis devletine dönüştük, güya iyiliğimiz için işletilen bu güvenlik politikalarına ihtiyaç hissettiren yanlış politikalara, sebeplerine ve müsebbiplerine kimse işaret etmiyor/edemiyor.

Öyle abes bir atmosfere büründük ki, artık sosyal medyada paylaşılan bir not dahi suç unsuru olup terörist kefesine düşebiliyor kişi. İnsanlar düşüncelerini aktardığı yazılarından yargılanabiliyor, ona buna hakaretten mahkum olabiliyor artık. En basitinden bir notu retweetlemek, bir paylaşımı beğenmek, bir siteye üye olmaktan bile korkar olmuş ahali. Daha sanal âlemde özgürce varlığını gösteremeyen bireylerin gerçek âlemdeki durumlarını düşünmek bile istemiyoruz. En kötüsü de bu anlayışın karakterleri şekillendirmesi, bu pısırıklığın zihin dünyalarına sinmesi, orada perçinlenmesi, ona alışılması ve gelecekte de bu zihin yapısıyla düşünüp hareket edilecek olmasıdır.

İnsanı ontolojik yalnızlık korkusundan kurtaran “Allah’a iman” nasıl bir şeydir? Bu bir teoloji mi, yoksa yaşayan, canlı bir tecrübe mi? “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya Allah’a tapacaksınız ya da (para tanrısı) Mamon’a” diyen İsa acaba ne demek istiyor? İman; emniyet, güven kökünden gelir. Bir şeye inanmak ona güvenmek, itimad etmek demektir. Düşünün… Hayatta Allah’a mı yoksa paraya mı ya da başkaca bir güce mi daha çok güveniyorsunuz ya da korkuyorsunuz? Hangisi size güven veriyor? Hangisinin adını duyunca yüzünüz gülüyor, içinize güven doluyor ya da korkuyorsunuz? Soru şu: “Yarın ne yiyeceğim?” diye sorulduğunda “Şu parayı al, sana bir ay yeter, korkma” diyen birisi mi, yoksa “Allah var, korkma” diyen birisi mi sizi daha çok korkularınızdan azade kılıp size güven veriyor? Aslında neye iman ettiğinizin belli olması için, zorlayıcı bir içkinlikle iki şıktan sadece birini işaretleyin… “Allah var, korkma” demek; “hayat var, toplum var, tabiat var, toprak, su, hava, ateş, rızık ve rızık kaynakları var, kardeşlerim var, bunlar daha büyük, kalıcı, sıcak, güvenmeye ve dayanmaya daha layık” demektir. İşte böyle bir toplumda yaşayanlar için korku (havf) yoktur, kaygı (hüzn) da duymayacaktır.

“Ey özgürlük! Beni ipe bile götürseler, yine de asla kalbim senden ayrılmayacak. Sen benim kalbimsin, benim suyumda ve toprağımda yoğrulmuşsun. İşkenceler, ancak benim sana olan sevgimi artırmıştır. Zindanlar, bana senin sevginden ve aşkından başka bir şey getirmemiştir.” Anlayışıyla, insanların özgürce düşünüp/konuşup/yaşayabildiği, korkularının üzerine gidip giderdiği, gerdanlarındaki bağdan kurtulduğu, nefsinden peyda olan ihtiraslara değil de hayra çağırdığı bir nizamda yaşama arzusuyla… Rabbim cümlemizi hayra ulaştırsın…

Posted in Genel

Rahatsızız…

Rahat olmak için hiçbir nedenin olmadığı bu vasatta, maalesef rahatsızlıkları dillendiren pek olmadığı, olanlar da bir bütün halde hareket edemediği için bunları belirtme ve bir çağrı yapma ihtiyacı hissettik.

Bu girişten sonra her hafta farklı bir mevzuyu ele alarak hangi gerekçelerle neden ve niçin rahatsızız, kısa kısa ifade etmeye çalışacağız.

Aslında “rahatsızlık” muzdarip olduğumuz kişi, akım, olay ve olguları ifade etmeye yetmez… Daha da açarsak; bizleri umutsuz, mutsuz, huzursuz eden, özellikle gençlerin zihinlerini kirleten, ahlakını, karakterini bozanlardan iriti oluyoruz, midemiz bulanıyor.

Salonun ortasında kocaman bir fil var, kimse görmüyor. Ülke bataklığa batmış, uçuruma sürükleniyor, ekonomik krizin hemen eşiğinde dururken, ahlaki yozlaşmanın hat safhasında, kişilik yoksunu bir topluluk haline gelmişken, kendi sonundan ziyade cümbür cemaat telafisi zor zararlar açacağı aşikar olan bu tablo karşısında, “bu işte bir yanlışlık var” diyecek kayda değer bir ses çıkmıyor/çıksa da türlü desiselerle sesi kısılıyor. Bu abes durumda karşı sesi boş verin, ahali sanki büyülenmiş gibi akı kara/karayı ak, gündüzü gece/geceyi gündüz, doğruyu yanlış/yanlışı doğru görüyor ya da böyle görmek işine geliyor. Bunu sadece korkuyla ifade etmek yetmez, bu bir sirk! Hepimiz kocaman bir sirkte yaşıyoruz ve büyülenmiş gibi izliyoruz… Çırıl çıplak bir kral karşımızda duruyor, yapılması gereken aşikar…

Kendisini rahatsız hisseden, rahatını bozmak isteyen, rahatları ve rahatsızlık veren odakları rahatsız etmek isteyen kişileri birlikteliğe, birliktelik ortamları oluşturmaya davet ediyoruz…

 

 

 

Posted in Genel

Çağrımızdır

Bu bir çağrıdır… Haykırış, çırpınış, arayış iradesidir…

Haksızlıklara haykırma ihtiyacı hisseden,

Keyfilikleri, bayağılıkları, tıynetsizlikleri benimsemeyen,

Toplumun paranoyaklaştırılıp karakterinin bozulmasından,

Ahlaki yozlaşmadan rahatsız olan,

Adalet ve Hak arayışında olanlara bir çağrıdır.

İçerisinde debelendiğimiz bataktan çıkmaya dair; İslami bir bütünlüğü, birlikteliği, zemini yakalama gayretidir.

İslami değer ve kavramların pervasızca kullanılmasından, muktedirlerin emellerine meze yapılmasından rahatsız olan,

İktidar alanlarına ve iktidar sınavını kaybeden camiaya uzak duran, ahlaki duruş sergileyen, Türkiye’nin her bir tarafında dağınık halde olan küskün, dertli, kaygılı bireyleri birlikteliğe davet ediyoruz.

Birlikte daha gür ve sağlam ses vermek için… Herkesin enesini/takıntılarını/ajandasını bir kenara bırakmasını bekliyoruz.

Birlikte silkelenmek ve içinde bulunduğumuz sığlığın içinden çıkmak için…

Haksızlıklara haykırma farziyetimizi icra etmek,

Hukukun katledilmesine dur demek için…

Oluşturulan korku imparatorluğunu kırmak,

Kula kul olmaktan insanlığa yol açmak için…

Devlet despotizminin her formuna itirazı olan,

Mazlum coğrafyalardaki savaşlardan, yiten canlardan, akan gözyaşlarından muzdarib olup aklı selim ile çıkış yolu arayan,

Mezhepçilik çıkmazından sıyrılıp vahdet arzusuyla yanıp tutuşan,

Türkçülük/Kürtçülük her türlü milliyetçilik pisliğinden temizlenmek için,

Bireyselleşme illetinden kurtulup safları sık, başımızı dik tutmak için,

İliklerimize kadar işleyen hümanist/demokrat/liberal dilin, mantığın, düşüncenin hakimiyetini kırmak isteyen,

Gelir eşitsizliğinin artmasından, emeğin sömürülmesinden, kölelik sisteminden rahatsız olup kapital çarka çomak sokmak isteyen,

Yerel ve küresel güç odaklarının doğurduğu sıkıntıların ve gündemlerin üstüne çıkıp; “bunlardan beriyim, karşısındayım ve varım” demek için…

Anlık ve sanal gündemlerin vagonundan çıkıp, hakiki problemlerin peşine düşmek,

Bilinçleri özgürleştirmek için…

Yalnız olmadığımızı görüp, göstermek,

Bu gidişata dur demek için…

Geleceğimiz, nesillerimiz, umut için…

Kendisini rahatsız hisseden, rahatını bozmak isteyen, rahatları ve rahatsızlık veren odakları rahatsız etmek isteyen kişileri, birlikteliğe, birliktelik ortamları oluşturmaya davet ediyoruz…

Gelin tanış olalım, gelin dayanışalım, gelin “BİR” olalım…

 

Posted in Genel

Hevesinizi aldıysanız aslımıza rücu edelim

Zalimlere/zulme karşı öfkeni diri tutmazsan bir gün sıcacık kuştüyü yataklarda onlar gibi olmuş buluverirsin kendini.

Ahdimize nankörlük edince Aliya İzzetbegoviç’in de dediği gibi “Savaş, ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir” tecelli eder.

Bir dönem ölümlerin korkutamadığı bizler için en beter akıbet olan zillet içinde yaşamaya giderek alışıyoruz.

Tek bir mazlumun, bir damla gözyaşı için dünyaları yakacak olan idealist dava adamları da rejime/sisteme angaje oldu.

Hayallerimiz vardı bizim:

Dün, sitemimiz vardı dağlara ve hep dağlar dağlardı bizi. Dağlarda kardeşlerimiz vardı.

Kâh Hindikuş dağlarına seferdeydi yüreklerimiz. Kâh Bosna’da, kâh Çeçenya’da, kâh Uhud’da.

Eritre, Moro, Keşmir, Patani, Doğu Türkistan hep yüreklerimizde ve dualarımızdaydı. Kudüs Kızıl Elmamızdı.

Kapkara zulümler asla korkutamazdı, yıldıramazdı bizleri.

İlk cemre düştüğünde “Şehid Tahtında Rabb’e gülümser”di. Melekler hep kardeşlerimizdi.

Ölüm bize ne yakın, ne de uzaktı. Ölümsüzlüğü tatmıştık; ne yapabilirdi bize ölüm?

Yardan bile geçip zor sevdalara talip olurduk.

“Gün Batıdan Doğmadan” yeniden Kızıldeniz’den geçmeliydik.

Zalimler zulmüne, hainler küfrüne inat edip devam etse de bir güneş doğacaktı Filistin’de, Cezayir’de; tüm coğrafyamızda!

Kara bulutlarda bir şimşek çakar, çatlayan yer tohuma kucak açardı.

Bolca “isyan günlükleri” tutuyorduk hafızalarımızda.

Dün “sakıncalı” biri idik. Bugün de birilerine göre “sakıncalı”!

Zeynepler gözyaşı döküyordu baharın gelmesi için.

Meydan okuyorduk Er Meydanının Akıncıları ile birlikte; Her şeye meydan okuyorduk.

İnananlar geliyordu ama Müslümanın çeşitleri, dervişleri, entelleri de vardı. Şu anda onlara konformist-deist Müslümanlar da ilave oldu.

Her yeni gün umutlarımız tazeleniyordu: “Şafak devrim vaktidir” diyorduk, “İnkılaba az kaldı” diyorduk.

Kombisiz evlerde pencereden içeri beyaz karlar düşüyordu.

Şafak devrim vakti idi ve biz mütemadiyen güneşe el sallıyorduk.

İnkılaba az kalmıştı, çocuklar ağlaması nihayete erecekti.

Zulme karşı Haykırışlarımız hiç dinmiyordu.

Evimiz dârusselam idi ama arabamız Ford Granada hiç değildi.

Enflasyon canavarı öyle bir azardı ki durdurabilene aşk olsun.

Kartal otomobillerimizin arka camında “Huzur İslam’da” yazardı.

Şimdi secde yerimiz neyle kaplı? Kime secde ediyoruz?

İbrahim önce içindeki putları devirecek sonra kalkacaktı kıyama.

Vuslat türkülerinden önce “Ayrılık Türküleri”miz vardı bizim.

Cihadı alnımız çatına vurur, her sabah dualarımızın en başına şehadeti koyardık.

Beklediğimiz “Zaferin Sıcak Muştusu” ile Hüdâ’ya ellerimizi açıp, “Müslümanlıkla yoğrulan bu yurdu Müslümansız bırakma, Hep tevhidle yoğrulan yurdu muvahhidsiz bırakma Allah’ım!” diye dua eder; hep birden gönülden “Amin” derdik.

Biz mi değiştik, zaman mı değişti, ya da değişen ne? Yeniden bir soralım kendimize: “Şimdi ne istiyoruz?” Olgunlaşmış hurma bahçelerimizi geride bırakıp Tebuk’ler için sefere çıkabilecek miyiz?

Ey dünün Mücahidleri-Muvahhidleri: Hevesinizi aldıysanız aslımıza rücu edelim!

İbrahim Kılıç/09.11.17

 

Posted in Genel